9 Aralık 2010 Perşembe

08.12.2010

iyi ki yazmışım. yoksa o an da uçup gidecekti. yok olacaktı.

çok yorgundum. bilgisayarı açacak gücüm yoktu. uzandığım kanepede kenarda bulduğum deftere uyur uyanık karalayıverdim 08.12.2009u. önemli bir geceydi. güzel bir geceydi. bekleyişimizin son gecesi, hamilelikten anneliğe terfi etmeden önce kuzuyla yek vücut olduğumuz son geceydi.....

9 Kasım 2010 Salı

haftasonları

haftanın sonları kabuk değiştireli çok oldu. çok şey yapıyor gibiyim gün içinde. hiç duramıyorum. sürekli bir hareket. Ela gece uykusuna yatınca ise tuhaf bir boşluk duygusu. Nasıl oluyor da gün içinde hiç durmamışken, gece hiçbir şey yapmamış gibi oluyorum. hafta sonları için de bir to do listimiz var artık. sırf bu duygu yüzünden. ama çok da işlemiyor. haftalardır düzenlenecek dolaplar, kaldırılacak / çıkarılacak ayakkabılar var, fırsatını bulup yapamıyorum. artık bazı eşyalarımla, kıyafetlerimle vedalaşmam gerek, evi hafifletmek istiyorum. bu sefer kararlıyım ama olamıyor bir türlü. olamayınca da üzerimde zaten ağırlık olan o eşyalar daha da ağırlaşıyor. sırt ağrım bayadır terketmişti beni, geri geldi. hafta içi desek zaten iptal ne yazık ki. eve gel, ela'yı al, hasret gider derken gece oluyor. şanslıysam kuzu fazla zorlanmadan uyuyor. genelde o saatleri yalnız geçiriyor olmak da beni zorluyor.
kadın ve erkek rollerini, anne ve baba rollerini çok sorguluyorum bu ara. bir eşitlik mümkün değil, buna eminim. son günlerdeki takıntım ev ve çocukla ilgili erkeğin her yaptığının kadına bir yardım şeklinde yapılıyor oluşu. Sorumluluğun eşit dağılabilmesi doğa tarafından mı engelleniyor yoksa biz mi böyle eşit bir dağılımı çok da istemiyoruz aslında?

ne çok dertliymişim böyle...tüm bu hissiyata rağmen elbette her günüme şükrederek başlıyorum. sahip olduklarımın farkındayım. ama sanırım biraz yorgunum.

bugün kuzu 11 aylık oldu. yaşımıza az kaldı. bu yıl dönümleri, yaş günleri, yılbaşları bir milat gibi sanki. O günden sonra herşey değişiverecekmiş gibi. Oysa herşey gidişatına devam edecek. yıl döndü diye hemen birşeyler oluvermeyecek. ah kuzu, yavaş yavaş çocuk oluyorsun. tadını çıkarabildim mi kızımın bebekliğinin? günler elimden akarken ne tatlar bıraktı arkasında? kızım hatırlamayacak ya bu günleri, sorduğunda nasıl anlatacağım acaba bebekliğini ona? şimdi dilinden düşürmediği "biy"leri, "viy"leri o zaman da hatırlayacak mıyım?

aslında başka türlü bir şey düşündüğüm, istediğim. başka türlü hafta sonları, başka türlü günler. olabilecek mi? "korkuların kadar tutsak, hayallerin kadar özgürsün" klişe mi geldi? bilmiyorum, benim hoşuma gitti.

başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil, gideceğim memleket
denizi ayrı deniz, havası ayrı hava

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince, dalın yüksekliğince rüzgarla
ve bir yeni ömür vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka, tadı başka
C. Yücel

27 Ekim 2010 Çarşamba

yaşasın ergo baby

sonunda karar verebildim ve aldık. Keşke daha erken alsaymışız. Pek iyi oldu. Sabah yürüyüşlerimiz başladı, haftasonu gezintilerimiz keyiflendi. Kuzuyla kalp-kalbe yürüyoruz. Hepimiz çok seviyoruz. Kanguru meselesi ile ilgili çok mesai harcamış biri olarak sadece sevmekle kalmıyor, çok da seviniyorum.

aslında daha çok slinglere merak salmıştım ben. Herhalde Joker mağazasında 3-4 kez denedik. Anne çok hevesli, baba kararsız. Ama Eloş'un tavrı çok net: Kararlı ve hevessiz. Olmadı, rahat edemedi. Sonra bir gün e-bebek mağazasında ergo-baby'i denemek istedim. İyi ki yapmışım. Ela ilginç bir şekilde çok rahat etti, hatta içinden çıkmak istemedi. Şimdi ise özellikle babanın Ergo-Baby'i beline sardığını görür görmez bizimki babanın kucağına atlayıp, pozisyon alıyor. Artık bağlantıyı gayet net kurdu: "Yaşasın dışarı çıkıyoruz!!!"Bakalım ne kadar daha bu şekilde keyifli kullanabileceğiz.

birbirimize sarılıp yürüyoruz, mutluyuz...

bazen de uyuyoruz...

tez bitmedi ama tez bitti...

4 yıllık serüven bitti. Uzun sürdü ama bitti. 2006 yılı Ekiminde kabul edileceğimi hiç düşünmemiştim. Öyle bir mülakattı ki çıkışta kendimi dünyanın en cahil insanı zannediyordum. Bir ara sonuçlara bakmak geldi aklıma. Şaşırdım. 5 kişiyi kabul etmişler, ben de içlerindeyim. Sonra okullu oldum. Derslerine hepsine aynı anda gitmek mümkün değildi. 2 yıla yaydım. Çok zorlandım. Hiç bilmediğim bir alan sanki yabancı bir dil gibiydi. Mezun olmama rağmen hala öyle diyebilirim. Bu yabancı dilin belki başlangıç aşamasını bitirdim diyebilirim. Çok değerli öğretim üyeleri ile tanıştım. Bu kadar çok şey bilip, olgunlukla, müthiş bir tevazu ile konuları bizlere aktarışlarına her seferinde hayran kaldım. Onları gördükçe küçücük şirketlerin içinde (şirket olarak büyük olabilir ama dünya içinde küçücük) işlerine hakimiyeti, dünyaya hakimiyet zanneden insanlara daha bir güler oldum içimden. Haddimi daha çok bilir oldum. Aklımda derslerden kalan uçuş uçuş anektodlar var. Mesela Tarih Sosyolojisi dersinin ilk saatinde - YL'da girdiğim ilk dersti - hoca şu soruyla başlamıştı "tarih yazılır mı, yapılır mı?" Ne güzel bir soruydu. Bu soru benim dahil olduğum yeni dünyaya açılan ilk pencereydi. Ders çıkışı koştur koştur işe giderken ne mutluydum. İşyerine gittiğimde bizimkilere anlattım dersi. Tarihin aslında yapılmadığını, yazıldığını. Boş pozisyonlar, kariyer planları, gidilecek kariyer günleri boğazıma çökmüşken bir nefes oldu bana o dersler. "Hayat sadece yaşadığın yerde değil, bak dışarda da hayat var. Senin yaşadığın hayattan bihaber insanlar, onlarla edilecek değişik sohbetler var" dedi bana her ders.

Aslında ne yalan söyleyeyim sosyoloji gibi dünyayı kapsayan bir alan lisans dışı alandan gelen birine çok fazla bilgi katamıyor. Daha doğrusu o bilgi kalıcı olmuyor. Ön bir hazırlık, temel dersler şart. Yoksa maya tutmuyor. Ama ufkun genişliyor, hayat görüşün zenginleşiyor. Sen zenginleşiyorsun. Ben zenginleştim. Öyle hissediyorum.

YL'a başladığımda mesleki kimliğime bir kaç yıl aradan sonra öğrenci kimliğimi eklemiş oldum. Çok da iyi hissettirdi bu bana. YL sırasında da hem eş, hem de anne oldum. Hayatımın en önemli döneminde eşlik etti bana okulum. Mehmet'in varlığı bana çok destek oldu. Ödevlerimi yaparken bazen benden çok sahiplendi konuları. Bazı haftasonları ödev yapmak zorunda kaldık, başka plan yapamadık. Hatta bir gece ben yattım o çalışmaya devam etti. O geceyi sanırım hiç unutmayacağım.

Velhasıl bitti. Derslerden sonra tez vardı. Ela'dan önce yazabilsem tabi ki daha rahat olacaktı ama hamileyken konsantrasyonumu kaybetmeyeyim, bebeğime konsantre olayım gibi bir tribe girdim. Başlamadım tezi yazmaya. Ela'ya kavuşup, çok zor zamanları atlatıp işe başlayınca hayat biraz daha düzene girdi. Yine hemen başlayamadım. Zihnimi başlamaya hazırlamak bir kaç ayımı aldı. (Başlamak, neden bu kadar zor benim için?) bir gayret, çok şükür bitti. İlginç bir şekilde tez yazdığım dönem bana müthiş bir enerji verdi. Çoğu akşam eve gelip, Eloş'u uyuttuktan sonra tükendiğimi hissediyordum. Tez yazarken Ela'nın uyuması gecenin başlangıcı oldu. Tükenmişlik duygusu yok oldu. Bu durumun etkisi gün içinde de devam etti. Bu olayı düşündüğümde şu sonuca vardım: Bir yolunu bulup kendin için birşeyler yapmalısın. Zihnini, bedenini şarj etmenin yolu bu. Böyle bir yaşayış biçimiyle dengeye bir adım yaklaşılabilir. Yapabilecek miyim bilmiyorum ama hayatımda yarattığı farkı bu kadar açık gördüğüm için çabalayacağım

Öz: Bitti, mutluyum.

11 Ekim 2010 Pazartesi

anne gitti, geldi, çok şükür...

gittim, geldim...

çok şükür...


giderken tek duam zamanın çabuk geçmesiydi. günler bir şekilde geçerdi de, geceler çabuk geçmeliydi. gitmeden önce babayla gece uyanmalarında sürekli denemeler yaptık. Olmadı. Eloş uyandığı gibi meme arıyordu. hatalı ebeveynlik yapmış, her uyandığında onu alıştığı güvenli ortama hiç geciktirmeden kabul etmiştim. Aman ne yalan söyleyeyim hiç de şikayetçi değildim. Ama şimdi anne olmayınca güzel Eloş ne yapacaktı. babayla yaptığımız denemelerde bizimki memeyi bulana kadar gözyaşlarıyla ağlıyor, elimizi, ayağımızı birbirine karıştırıyordu. biberonla önce su, sonra anne sütü vermeyi denedik. ağzına bile almadı. bir şekilde ben odaya girmesem de sanki orada olduğumu biliyor, "hem burdasın, hem beni onunla, bununla uğraştırıyorsun" diye daha da agresifleşiyordu. sonuçta hiç bir denememizde başarıya ulaşmadan gittim buralardan. soğuk, yağmurlu, gri viyana'ya.

ilk gece çok uyandım. her seferinde dualarla uykuya daldım. Babaanne, dede ve haladan oluşan ekip babaya yardım etmek üzere evdeydi. Sabah haberler güzeldi. İlk gece kuzu halasının koynunda uyumuş uyandıktan sonra. İkinci gece güzel Ela herkese bir sürpriz yaparak tüm geceyi uyuyarak geçirmiş. Dede tüm geceyi başında geçirmiş. Sandalye üzerinde nöbet tutmuş. Son gece de anneanne katılmış ekibe ve çok şükür o gece de kazasız belasız atlatılmış. Gündüzler zaten Leyla Teyzemiz sayesinde çok keyifli geçiyordu, yine öyle olmuş. Keyfi hiç bozulmamış.


Karşılaşma anı: Asansörden indim. Ela anneannenin kucağında. Birisi geldiği için sevinçli oluyor genelde. Hareketleniyor, çığlık atıyor. Normalde beni görünce sevinci daha da artıyor. ama bu sefer beni görünce 2dk. kadar hiç epki göstermeden soran gözlerle baktı yüzüme. "Bu önemli biriydi, ama kimdi, neredeydi?" der gibiydi. Bakışları çok etkileyiciydi. Sonra hatırladı, kucağıma geldi, sarıldı, ellerimi bile zor yıkadım ve o gece görüş alanından uzaklaştırmadı küçük kuzu beni.


Sonuç: Allah hiçbir çocuğu annesinden, hiçbir anneyi de çocuğundan ayırmasın

28 Eylül 2010 Salı

Ela tatilde

yaz bitti, artık sonbahar geldi
bu yaz ilk yaz, ilk haziran, ilk temmuz derken, ilk tatili yaşadık. anneanne ve dedenin Ela için sora soruştura buldukları bir yazlık ev haberi, sonrasında hızla organize edilen bir Didim seyahati ve İzmir'den sonra ilk uzun yolculuğumuz. Gece yolculuk ettik, babaya zor oldu ama tahminimizden kolay bir yolculuk oldu. Ela çok rahat olmasa da uzunca bir süre uyudu.

Babamız bir hevesle havuz almıştı Ela'ya. Önce onunla ısınmaya başladık suya, yaza. Doğduğundan beri sudan hep keyif alan kızım bizi şaşırtmadı. Havuzda müthiş eğlendik.


















Isınma turlarından sonra ve işte ilk deniz...Acaba simitten çıkarsak kızımı yüzmez miydi? Yüzmek mi, bence bıraksak uçabilirdi....




















Sanki her yaz denize gelirmiş, çok da severmiş gibiydi. Simite rahat bir koltuğa kurulurcasına ellerini iki yana koyup oturduğu anları daha güzel fotoğraflayabilmeyi isterdim. Denize ilk soktuğumuzda müthiş bir ayak çırpma hareketi vardı. Çok kuvvetli ve durmaksızın. İşte o yüzden belki de simit olmasa uçabilirdi :) sonra kızım ayaklarını çırpmasa da suyun üzerinde kaldığını farketti ve güzelce kuruldu simitine. Allah bozmasın kuzumun keyfini...

uykularımız bozuktu. sıcaktan, yatak ve mekan değişikliğinden ve bir çok şeyden dolayı doğru dürüst gündüz uykusu uyumadık. ne yapsın güzel kızım, biz ne kadar zorlanıyoruz mekan değişikliklerinde, onun minicik bedeni ancak o kadar baş edebildi. önceleri keyifli keyifli dedenin kucağında gezip, etraftakilerle sohbet ederken bir de baktık ki kızım kendini uykunun kollarına bırakıvermiş..

















Biz bu sene (sanki önceki senelerde bunun farkındaymışım gibi:) hiç yumuşak kayısı bulamamıştık. hep küçük küçük ve sertti buradakiler. Ama Didim Migros'ta tam Ela'nın ağzına layık süper kayısılar bulduk. Ve tabi kızım da affetmedi...

Tez telaşımla ilgili birşeyler yazmıştım, bir de resim koymuştum kızımla benim resmimi. her ne hikmetse resim ters kaydediliyor. (yaklaşık bir kaç hafta sonra tekrar denedim, şimdi oldu) bir de deniz fotoğrafımız vardı aynı nedenle koyamadığım. 10 kere denedim herhalde. uğraşmaya gücüm kalmadı. yarın çok koşturmacalı bir gün, pazar günü kuzuyu bırakıp 3 günlük viyana seyahati var. kafok ama kafamda on bin düşünce, yoruldum, nasıl olduysa uykum yok ama yatmalıyım artık. eloşun tatil günlüğüne başka bir akşam devam edeceğim artık.


Bir dolu kitabı Didim'e taşıdık. Hesapta Eloş'la ilgilenecek nasılsa çok kişi vardı, anne tezini rahatlıkla yazmaya devam edebilirdi. Olmadı, anne tezine sadece yarım sayfa kadar ilave yapabildi. Eve döndükten yaklaşık bir ay sonra tez bitebildi. Şimdi bir jüri savunması kaldı, sonrasında Eloş'un annesi YL mezunu olacak.

20 Eylül 2010 Pazartesi

uyku halleri

temmuzun başıymış. insan ne çabuk unutuyor. şimdi daha iyi anladım resimler, videolar ne kadar gerekli, ihmal etmemek lazım.
güzel kızım büyürken her yeni gün ayrı bir yenilik getiriyor, öyle olunca bir önceki gün, bir önceki hafta, hatta şimdi olduğu gibi önceki aylar unutuluyormuş.
evet temmuzun başıydı. Demetler bizdeydi, balkonda oturuyorduk. Ben de sık sık gidip uyuyan Ela'yı kontrol ediyordum. Bu kontrollerimin birinde o an için çok ilginç olan bir şey oldu. Kızım yatağında bir tarafına dönüvermişti. Bana ne kadar muazzam gelmişti bu hareket. Heyecanlanmıştım.
sonra o hareketler sürekli devam etti. Ela'nın uyku halleri çeşitlendi.


artık Ela'yı yatırdığım şekilde bulamayacağımı biliyorum. Her yeniliğine alıştığımız gibi buna da alıştık zamanla. İlk kez güzel Özden'den duymuştum "bizim uykularımız senin olsun" dileğini. Zamanla daha iyi anladım ne demek olduğunu. Evet, güzel kız senin olsun uykularımız, senin, Arda'nın, Sedef'in, Dila'nın, Nisan'ın, Efe'nin, Kayra'nın, Nil'in, Irmak'ın, Deniz'in, Nevhan'ın, Ece'nin ve adını bilmediğimiz tüm kuzuların...