2 Aralık 2013 Pazartesi

Yine yeniden


Ve bitti. 
Hayatımın en keyifli yazlarından biriydi. İkinci kuzu kucağımda, birincisi kelimenin tam anlamıyla tepemde.
Aynı anda hem kızların anası olduğum, hem de güzel annemin 2 ay yanımda kalmasıyla anasının kızı olduğum zamanlar. Yani hem anne, hem de çocuk olmak; ne lüks! 
Alya kuzu doğalı 5 ay oldu. Ağırdan aldık oryantasyonu biraz ama artık alıştık. O hayata, biz de ona. 
Ve keyifli günlerin, gevşek zamanların sonu geldi. Ela'da çok bunalmıştım, işe başlamak kurtarıcı olmuştu. Şimdi ise "dur ya, daha karpuz kesecektik" diyor içim. Yetmedi yani. Sürekli bu şekilde yaşamak beni mutlu etmez, farkındayım. Ama bir süre daha fena olmazdı.
En çok özleyeceklerimden biri; Ela'yla sabah okuluna elele yürüdüğümüz o 10 dakikalık zamanlar. Bir yere yetişmek zorunda olmadan, ondan, bundan konuşarak, gülerek, şarkı söyleyerek geçirdiğimiz zamanlar. Ne garip! Cuma'dan beri kıymete bindi o yürüyüşler. Peki o 10 dakikalık zamanlarda, şu an yanaklarımdan akan gözyaşlarımda gerçekten ne saklı? Neyi kaybedeceğimi düşünmek üzüyor beni? 

İlk doğum iznimden dönerken endişelerim  üzüntümden büyüktü. Ela'nın uykusu, yemeği, süt sağma, çocuğun bakıcıyla kalması; hepsi yeni ve büyük endişelerdi benim için. Şimdi ise aklımda ne Alya'nın uyku saatleri, ne uykuya nasıl dalacağı, ne de yeme düzeni var. Sadece Ela'yla elele yürüyüşlerimiz ve küçük kuzumla yan yana yattığımız, konuştuğumuz anlar, onun bana "bir şey söyle de güleyim" der gibi bakışları ve küçük elleri var. 
Bu sefer stresli değilim diyordum. Gerçekten değilim. Üzgünmüşüm, farketmemişim...



25 Kasım 2013 Pazartesi

Performans Odağımız ve Göster Hant'ın öğrettiği

Göster Hant Ela'nın tabiri. Öyle duymuş, öyle söylüyor. Anlattım ama değiştirmedi kuzu. Göster Hant dediği Göster Anlat yani, hani şu anaokullarında çocukların evden eşya getirip arkadaşlarına anlattıkları etkinlikler.

Her hafta Cuma günleri bir sonraki haftanın ders programını gönderiyor okulumuz. Geçen haftanın programının bize bir şekilde ulaşmaması bu hikayenin başlangıç noktası oldu. Her gün bir çocuk Göster Anlat yapıyor ve bu ders programından takip edilebiliyor. İstenen o ki, veli ders programına bir zahmet baksın, çocuğunu ertesi güne hazırlasın. Ben ders programının bana ulaşmadığını Pazar günü farkettim ama yapacak bir şey yoktu, P.tesi sorarım dedim. P.tesi sabahı da sormayı unuttum.

O gün akşam Ela'yı almaya gittim. Dönüşte konuşuyoruz. Dedi ki "biliyor musun, bugün benim Göster Hant'ım vardı." Bunu duyduğum ilk anda hissettiğim duygu "panik"ti. "Ne bugün mü?" dedim, kendime kızdım içimden, okula kızdım. İçimde bunlar olurken hızla sordum. "Peki sen nasıl öğrendin, ne anlattın, nasıl geçti?" Öyle ya "ya güzel geçmediyse?" Ela rahatça, mutlu şekilde anlattı. "Sabah öğretmenimiz dedi ki, bilin bakalım bugün kimin Göster Hant'ı var? Ela'nın!!!" Korkarak sordum "eee, sen ne yaptın?" Beklediğim cevap "eyvah , n'apacağım şimdi, hazırlık da yapmadım" falan demesiydi. Fakat kızım aklımı başımdan alan ve o günden beri üzerinde her gün düşündüğüm şu cevabı verdi. "Havalara zıpladım" Yani benim tahmin ettiğim gibi bir panik, gerginlik, korku, hazırlanamamışlık duygusu yoktu. Sevinç vardı, coşku vardı. Öyle ya, havalara zıplamıştı. "E peki ne anlattın?" dedim. O gün oyuncak günüydü, onun için götürdüğü oyuncak telefonu anlatmıştı. İşte bu kadar.

İşte o andan itibaren şunun daha çok farkındayım artık. Ben yetişkin dünyamda performans odağıyla yani "bir şeyleri iyi yapabilmek kaygısı" ile yaşıyorum, o ise çocuk dünyasında "birşeyleri yapabilmenin coşkusuyla" yaşıyor. Bir şeyi yaptığımızda sonuç eğer iyiyse(kime göre?) kıymetli oluyor, bir şeyi sadece yapmak, yaparken aldığımız zevk, gösterdiğimiz çaba yokmuş gibi oluyor. Önemli olan ortaya çıkan sonucun beğenilmesi ve mümkünse hatadan uzak olması. "Başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" iç seslerimi koçluk deneyimlerim içinde ne kadar da net duymuştum. Ama tabi bunu görmek bir adım, çözüm değil. O sesler bünyeye o kadar işlemiş ki bazen sadece bir seçenekten daha güçlü oluyorlar, tek sesin oluyorlar ve başka seçenekleri farketmiyorsun. Ben farketmemiştim; ta ki bir çocuk, benim doğurduğun 4 yaşına henüz basmamış çocuk benim "eyvah" dediğim bir olay karşısında sevinçten havalara zıpladığını söyleyene kadar. Bu sesleri benim bundan sonraki ömrümde duymamam mümkün değil. Hep duyacağım, onlar hep benimle olacak. İsteğim konuştuklarında bunu fark etmek ve sonra hangi sese göre davranacağıma karar vermek. Yani SEÇENEKLERİMİ görmek.

Ela ve Alya için ise istediğim büyüdüklerinde "başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" seslerini çok da fazla duymayacakları bir çocukluk geçirmelerini sağlamak.

1 Ekim 2013 Salı

Alya demek ferahlık demek...

Alya gökyüzü demek.
Gökyüzü ise bence ferahlık demek. 
Içim sıkıldığında başımı kaldırır bakarım gökyüzüne. Mavi, beyaz, lacivert, bulutlu, bulutsuz, herşeyin üstünü örten engin bir çatı gibi. İçime ferahlık verir. Ve benim bu güzel kızım da öyle oldu. Ferahlık verdi bana, hepimize. Ne yalan söyleyeyim; hiç böyle bir bebeklik hayal etmemiştim. Süper düzenli, sıkıntısız bir bebek falan değil aslında. Ama hepsi dozunda. En zor dönemi 40'ı çıktıktan hemen sonra yaşadık ki bu geçtiğimiz haftalara yani 3 ayını doldurana kadar sürdü. Gündüz uykusu hiç uyumadı, hala çok iyi değil, gaz sıkıntısı oldu. Bir dönem de kolik ağlamaları oldu. Akşam 7-9 arası. En zoru da bunlardı çünkü o saatlerde Ela da evde ve uykusu iyice gelmiş oluyordu. Ve tabi anneden başkasına tahammülü olmuyordu. Kucağımda katılarak ağlayan Alya, ben O'nu teskin etmeye çalışırken kucağıma tırmanan, kardeşini bacaklarından aşağı çekmeye çalışan Ela o dönemin unutamadığımız fotoğraflarından. İyi ki o dönemde anneanne ve dayı desteği buradaydı.

Bunlar elbette olacaktı. Ben daha kötüsüne bile hazırdım. Ama çok şükür bu kadarla geldi geçti. Şimdi anlıyorum Ela'da gaz yüzünden yaşadıklarımızı anlattığımda bazı gözlerdeki "bizde de oluyordu ama biraz abartıyorsun galiba" diyen bakışları. İlk tecrübemiz olsaymış bu ben de anlamazmışım. İnsan yaşadığıni referans alıyor haklı olarak. 

Bu kuzu gündüz uyumasa da ağlamıyor. Çok uykusu gelince mızmızlanıyor çoğunlukla yatağına koyuyoruz ve kendisi uykuya dalıyor. ( Allahım inanamıyorum! Bu cümle gerçekten bana mı ait?) bazen de kucakta uyumak istiyor. Çoğunlukla 15 dk ve 45dk arasi,  bazen de 2 saat uyuyor. Ela bebekken, ağlamadan geçirdiğimiz günleri sayabilirim. O kadar az ve belirgin benim hayatımda. Alya'da ise çok ağladığı günleri sayabilirim çok şükür. 

Nedense başkalarına hep hayatımızın zor taraflarını anlatmak hoşumuza gider. İşimiz olmasa da " çok yoğunum, sorma" denir, yaptığımız işler hep çok zorlar bizi. Çocuk sohbetlerinde genelde zorluklardan dem vurulur. Vasfiye Teyze'nin dediği çok doğrudur "aslında herkesin hayatı iğrençtir, yeter ki doğru açıdan bakmayı bilelim" :) Bugün başka bir açıdan bakıyorum. Allah'a çok şükür 3 ayımız çok güzel geçti. Aklımda da čok güzellikler kaldı. Bundan sonraki günlerimiz de öyle olsun inşallah. 

Tüm sahip olduklarım için sonsuz bir şükür duygusu hissediyorum.

Teşekkürler...



13 Ağustos 2013 Salı

Pedagog bulusmamiz

Arada bir postum daha var aslinda bir durum tespiti yaptigim ama onu yükleyemedim ne yazik ki. 
Neyse...yaklasik iki hafta once Ela'yla daha önce de ziyaret ettigimiz pedagogumuz ile görüstük. Ana konumuz pek tabi Alya'li yasama alisma dönemimizdi. 1 saatin sonunda bir ferahlik hissettim. Görüşmenin sonucu şu: yaşadiklarimiz normal, hatta Ela'nin tepkisini belli etmesi sağlıklı ve biz de aslında iyi idare ediyoruz. 
Detaylara gelince; Beni en çok rahatlatan Ela'nin yaşadıği krizli dakikalar aslinda sınırlarının içine girebilme denemesiymiş. Yasadigi seyin herhangi bir travmatik durum olmadigini dakikalar icinde sona ermesinden anlayabilirmişiz. Aksi taktirde saatler süren ağlamalar, kendine ya da başkalarına zarar verme durumları olabiliyormuş. 
Çocuğun tepkisini belli etmesi sonraki fırtınaları engelliyormuş. Gerçi bence şu anda yaşadıklarimiz da kuvvetli bir fırtına sayılır ama belki de bizi ilerdeki bir kasırgadan koruyordur. Çocuğun tepkisini ifade edememe durumunda zona çıkaran, saçı dökülen çocuklar bile olabiliyormuş. Aynı yetişkinlerde olduğu gibi yani. 
Kardeşle temasta "aşırı korumacı" bir pozisyona girmemek önemli. Bu çok kez deneyimlediğim bi durum. Alya'yi eve ilk getirdiğimizde bu çok zordu, yapamadık bence ilk 2 hafta falan. Ama şu anda biz daha sakin olabiliyoruz ve Ela da bence bu sakinliği görünce daha normal davraniyor. Mesela kucağına vermeye başladık bir haftadır ve o bile çok şey farkettirdi. İncitmemeye çalışıyor, nazik davranmaya gayret ediyor. Bugünlerde biraz rahatladık. Tabi benim kızımın sağı, solu hiç belli olmaz. Her durumda temkinliyiz o yüzden. 


Bu dönem "siyah-beyaz" dönemiymiş. Yani biz bütün bir günü Ela'yla geçirebilirmişiz onun gönlünü hep hoş ederek, bundan tabi ki cok mutlu olurmuş. Ama kardeşinin varlığınin ona sıkıntı hissettirdiği tek bir an olsun hemen bir kriz çikarabilirmiş. Yani " bak seninle şunları şunları yaptık, şimdi izin ver de rahatça kardeşinle ilgileneyim" cümlesi bu kuzuların mantığında henüz tanımlanmamış.
Bir de neredeyse her konuda bir inat söz konusuydu. Bunu konuştuk. Ela zaten 3,5 yaşın alabileceği tüm kararları alıyor hayatıyla ilgili. Hatta bazen bununnfazla olduğu, kızıma gereğinden fazla yetişkin muamelesi yaptığım  söyleniyor.  Görüşmeden çıkardığım sonuç şu: sınırlarımız olduğu sürece çocuğa alan bırakmamızın hiç bir sıkıntısı yok. Çocuk ilk önce kardeşinin gidici mi, kalıcı mı olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Kalıcı olduğunu farkettiğinde de iç sesi şöyle diyormuş: "madem bunu kontrol edemiyorum, o zaman diğer herseyi ben kontrol edeyim" bizdeki duruma baya uyan bir açıklama.

Yaziyi bitirmem 1 ay aldi, yani bitirememem. Aslinda bir bu kadar daha yazmistim ve bir de baktim; püfff, hepsi uçuvermis. Daha fazla zorlamayalm. Kismet bu kadarmis. 

2 Temmuz 2013 Salı

zorunlu ablalık maceraları

(yazi Temmuz basinda kaleme alinmistir)
Hamileliğimin 39. Haftası içinde olmalıyım aslında. Ama kuzu erkenden teşrif edince duble anneliğimin üçüncü haftasına girdim bugünlerde. Hamile olsam nasıl olurdu diye düşünüyorum arada. Acaba çok mu sıkıntıda olurdum, yoksa daha mı rahat olurdum. Zorluk kesin olurdu; zira geceleri çok bölük pörçük uyuyordum(sanki şimdi deliksiz bir uyku çekiyorum geceleri:), ağırlaşmıştım iyiden iyiye, reflü bir hayli artmıştı ve bilimum diğer hamilelik son dönem rahatsızlıkları. Ama tabi şimdi düşünüyorum da kuzuyu kollama derdinin olmaması, ablayı sakin tutmaya çalışmak gibi çabalara girmemek beni baya hafifletiyormuş.
İki haftamızı bitirdik. Çok şükür sağlıklıyız, kuzu hızla toparlanıyor, ben iyileştim sayılır. Bir yenidoğanla bu şekilde vakit geçirmek de mümkünmüş. Yani bir başka deyişle; başka bir hayat cidden mümkünmüş J  İkinci haftasından 5. ayına kadar, gece gündüz, gaz sancılarıyla boğuşan bir çocuk büyüttüğüm için gerçekten şaşkınım. Bebiş emiyor, uyuyor, çok az ağlıyor, genelde huzurlu, sakin. (MAŞALLAH! Bugünlerde ağzımdan en çok çıkan söz, İnşallah’tan Maşallah’a geçtik, çok şükür) Günler süt kokulu, Ela evde yokken telaşsız, sakin. İlk tecrübemiz bize erken sevinmemeyi öğrettiğinden bebeğimizin sakinliğine, problemsiz oluşuna elbet seviniyoruz, şükrediyoruz ama her an değişebilir, biliyoruz, tetikteyiz.
İşin zorluğu hepimizin, ama daha çok minik ablamızın zorlu bir oryantasyon sürecinde oluşu. Anneyi paylaşmak kolay mı? Hele annenin memelerini o ufaklığın ağzında görmek kolay hazmedilebilir mi? Zor, baya zor. Doğumun olduğu gün karşılaşma anını çok önemsemiştim. Tam istediğim gibi oldu. Haberi babasından aldı, odaya girdiğinde kardeşi beşiğindeydi. Ela’nın resimleri başucumdaydı. Ela’ya çok sevineceği bir hediye getirmişti. Heyecanlı bir andı. Hepimiz için. Zaten çok küçük olacağını, tepki veremeyeceğini, hareketsiz yatacağını ve beni emeceğini biliyordu. Sanırım sevinç, heyecan ve meraktı ilk hissettikleri. 

onra emme zamanı geldi. O zaman işte hisler karıştı. Her ne kadar bunu bilse de, defalarca başkalarına bile bilmiş bilmiş anlatmış olsa da, kardeşini memede görünce kötü oldu kuzu. Hemen yatağa, yanıma çıktı. Bir memem onun elinin altında, diğeri kuzuda bir süre idare ettik. İkinci denememizde ağzımdan “dur annecim” gibi bir şey çıktı ağzımdan kardeşine. O an da kötü oldu, net olarak duygusunu ifade etti kuzu “Onun annesi olma!” Ne kadar net, değil mi? Bunun bir sonraki aşaması herhalde resmi dilekçe vermek olurdu diye geçirdim içimden. Sonra “Seni emmesin” dedi. Ben yüzlerce kez konuştuğumuz şeyi tekrarladım. “Tatlım, dişleri yok ya, başka türlü büyüyemez.” O da net bir şekilde “büyümesin o zaman” dedi. Kızım hayatından bu şekilde de memnundu. Kardeşi büyümese de olurdu. Ah kuzucuk zor, değil mi? O gece için birbirine alternatif birkaç senaryom vardı Ela’nın geceyi nerede geçireceği ile ilgili. Ama o hepsini pas geçti. Hiçbiri gerçekleşmedi. Binbir güçlükle babası ve kankası Ece’yle hastaneden ayrıldılar. Ben geceyi babasıyla beraber bizde geçireceğini düşünürken gece 11 sularında babamız kucağında gözü yaşlı Ela ile odaya giriverdi. Kuzu kararını çoktan vermişti, bizimle kalacaktı, kaldı da. Çok mu zor oldu derseniz o kadar da zor olmadı. 12 gibi uyudu, sabah 6.30a kadar da uyanmadı. Gece beni kaldırdılar, yürüttüler, yatağımı temizlediler vs. (ki şahit olmasından en çok korktuğum sahnelerdi) hiçbirini fark etmedi.
Sabah uyandığında kafasının benimle ilgili karışık olduğunu anladım. Ben niye yatıyordum? Hasta mıydım? Endişelenmesi gerekiyor muydu? Daha önce çok anlatmıştım, yine anlattım. Doğum yapan anneler iki gece hastanede kalırlar, karınları ve memeleri biraz acır. O gün saat 08:30a kadar odanın içinde heyecanlı zamanlar geçirdik. Bebek emdi, Ela hep yatakta yanımdaydı, sonra babasıyla 08.30 gibi hastaneden ayrıldılar ve o gün dışarıda keyifli bir gün geçirdi. Geceyi teyzesinde geçirdi, ikinci gün ve gecemizde biz de böylelikle biraz daha hızlı toparlanma şansı bulduk.
Çarşamba akşamüstü hastaneden çıkıp eve geldik ve sanırım asıl macera o zaman başladı…Kardeşi eve de bir bisiklet geçirmişti. Etkilendi, çok sevindi. Bisikletin heyecanı geçince emmeye başlayan kardeşini fark etti. Kafasında bir şimşek çaktı sanki. Hışımla yanımıza geldi, kardeşinin battaniyesini çekti, bebeğe hakim olamayacağım diye aklım çıktı. “Seni emmesin!” diye ağlamaya başladı kuzum. Güzel kızım hastanede o faslı bitirdiğimiz düşünmüştü sanırım. Sonra defalarca tekrarlanacağı üzere evdeki ekip – anneanne, dede, teyze, baba- Ela’nın bir şekilde aklını dağıttı ve yanlış hatırlamıyorsam ilk akşam yemek falan yenmeden babası ve dedesi Ela’yı gezmeye götürdü. Ertesi gün de buna benzer bir kriz, hem de evimizde “hayırlı olsun”a gelmiş bir misafirimiz varken patlak verdi. Ela kardeşini sevmek isterken bir anda bir krize giriverdi. Hem de ne kriz, salya sümük ağlıyor, kendini kardeşinin üzerine atıyor, içinde yattığı port bebeyi hışımla tutup çekmek istiyor. Kuzuyu sakinleştirebilene aşk olsun. Benim henüz çok acım var, ne yazık ki Ela’yı kucağıma alamıyorum. Alabilsem belki rahatlatacağım. O anı hatırladıkça içim sıkışıyor, baya zordu. Sonra yardımımıza annem ve 1 haftadır balkonumuzda misafirimiz olan civcivler yetişti. “Aaa Ela civcivlerden biri kaçmış” cümlesiyle sanki Ela’nın kriz aç / kapa düğmesine basıldı ve gözü yaşlı Ela ağlamayı anında keserek balkona çıktı. 5 dakika sonra keyifle şakıyarak kardeşinin getirdiği bisiklete biniyordu. 5dk. önce yanımızda olmayan birine yaşadıklarımızı anlatsam, Ela’nın keyifli haline bakarak kesin benim halüsinasyon gördüğümü düşündürdü.
Bu iki kriz şiddetinde bir şey bir daha yaşamadık. Biz de biraz taktik değiştirdik. “Ela, dur, orasına dokunma, yapma” ifadeleri yerine mümkün olduğunca “ayağına dokun, elini sevebilirsin, saçlarını yumuşakça okşayabilirsin” gibi ifadeler kullanmaya çalışıyoruz. Ama bu kolay değil, gerçekten. İçinde fırtınalar kopan, bebeğin hala bir oyuncak bebek olduğundan şüphelenen kızım aslında her an her şeyi yapabilir durumda.Sürekli bir test halinde. O yüzden çoğu zaman Ela’yı kardeşinin başından almaya çalışırken terler içinde kalıyorum, kalıyoruz. Biraz daha zamana ihtiyacımız var. Durumun normalleşmesi gerekiyor. En basitinden şu anda kardeşinin “gak” sesini duyan Ela koşarak onun yanına gidiyor. Ulaşmak istediğim durum kardeşinin ağlamasının, beni emmesinin, herhangi birinin kucağında olmasının ve bunun gibi hallerin normalleşmesi. Çok şey mi istiyorum? Evet, çok şey istiyorum, biliyorum…Biz bekleyeceğiz kuzu, sen dert etme, ne kadar sürerse sürsün, hep beraber güzellikle, sabırla geçireceğiz bu dönemi.

20 Haziran 2013 Perşembe

İşte geldim, buradayım...



1 haftalık olduk. Fazla vakit geçirmeden, henüz unutmadan yazmak istiyorum ilk haftamızı.

Uzun süredir haftada 2 kez çağırıyordu zaten doktorumuz. Zaten erken gelmeye niyetliydi, son günlerde de iyice aşağıya yerleşmişti. En son bir C.tesi gittik (08.06), doktorumuz uzunca bir süre düşünüp, bizi göndermeye karar verdi. “Sadece yat” dedi. Çok rahatsız hissediyordum, bacaklarımı açsam sanki çocuk çıkacak gibi bir his. Tuhaf. Biraz keyifsizlik de vardı, ne yalan söyleyeyim sıkılmıştım valla. Bir de birkaç gündür peydah olan göz rahatsızlığı vardı. Sağ gözüm yarı yarıya küçülmüş, sol gözüm kızarmış. Tam “acıların kadını” modundayım.
P.tesi, C.tesiye oranla çok keyifli uyandım. Bebek sanki yukarı çıkmış gibi hissediyorum. Öyle iyi hissedince “tamam” dedim, bugün kesin olmaz bu iş. Doktorum C.tesi öğleden sonra yaptığımız telefon konuşmasında “sen P.tesi çantanla gel, belki almaya karar veririz” demişti. Çantamı aldık, ama iyi olunca hiç ihtimal vermedim. Benim aklımdan Perşembe günü geçiyordu. Çarşamba bir daha kontrole çağırır, ertesi gün de doğum olur diyordum.13.06.13 gibi artistik bir doğum tarihi fena olmaz diye düşünmüştüm J
Muayenede işler tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Doktorum bendeki rahatlığın aksine “artık daha fazla beklemeyelim” dedi. “Hadi ya, ama iyiydim ben, gak guk” falan deyince “Valla Aknurcum” dedi “Benim kalbim daha fazla dayanmayacak bu heyecana, son birkaç gündür büyümüyor zaten, artık zamanı geldi” Sonra haftasonunu belki benden haber gelir diyerek bu civarda geçirdiğini söyledi şakayla karışık. Anladım ki kararı değiştirmenin bir yolu yok. Saat 12:00ye geliyordu.  Aşağıda yatış işlemlerinden hemen önceki görüntümüz:


Herşey jet hızıyla oldu. Oda ayarlandı (Acıbadem’in suit oda için istediği farka “yok artık” denildi), hazırlıklar yapıldı ve ben saat 13:30 itibariyle sezeryana girdim. Herşey hızlı olunca bir gerginlik oldu bende. Ameliyathaneye girdim. Allah Allah, bu kadar aydınlık mıydı burası öncekinde de. Herkes maskeli, yeşil önlüklü. Kimsenin suratını göremeyince, ameliyathanenin o soğuk atmosferinde bir yabancılık, yalnızlık hissi. Buraya kesin bir müzik lazım, kesin. Ameliyathaneye girerken gözlüklü bir doktor, “kimdi bu, gözleri tanıdık geldi, anestezist miydi” derken bir de baktım Mehmet. Bir anda bir rahatlama. Sonra epidural oturumu başladı. Oturuyorum, karşımda bir hasta bakıcı, nasıl güleryüzlü, aydınlık bir adam; omuzlarımdan tutuyor. Hiç tanımadığım bu adam bana nasıl güç veriyor. 10 dk. bile sürmeden bitti. Acı hissettiğim tek yeri oldu. Onu da söylemişti zaten. Kendimi hafifçe geriye çektim sanırım, “haklısınız” dedi. Hissettiğim bu küçük acıyı es geçmemiş olması hoşuma gitti. Her adımını anlatıyor doktor yaparken, bu insanı müthiş rahatlatıyor. Herkes son derece kibar ve yumuşak bir şekilde iş yapıyor. O gariplik durumunda bile olabildiğince iyi hissettiriyorlar sizi. Sonra doktorum geldi. “Gerildim ben” diyebildim. Gerginken hiç konuşamam da. “Normal, tabi, kuzucum” dedi. O’nu görmek de rahatlattı beni. Sonra alt tarafım hafif hissiz bir şekilde yatırdılar masaya. Yine bende aynı telaş “ya uyuşmadıysa, hemen başlamasalar”. Doktora sordum rahatmış gibi yaparak “uyuşmadı galiba ya, hissediyorum ben hala bir şeyler”. “Yok canım, merak etme, bak sondanı taktılar, normalde rahatsızlık hissetmen lazım, bir şey hissetmedin” Ben “garanti olsun, biraz bekleseler” diye düşünürken galiba başladılar. Evet, evet başladılar. Hiçbir acı yok ama bir şeyler yapıyorlar. Mehmet başımda, ağzımda sadece “Allahım sağlıkla kucağımıza ver” duası. O kısımlar baya heyecanlı. Fiziksel olarak zorlandığım tek yer göğsümün hemen aşağısından 3-4 kez güçlü bir şekilde bastırmaları oldu. “Bebeğin poposunu itiyoruz” diyorlardı her seferinde. Ela’da böyle bir şey olmamış mıydı, olduysa ben mi hatırlamıyorum, gerçekten bilmiyorum. Ama beklemediğim bir şeydi. Onun hemen sonrasında da bir ses. Önce ağzında su olduğu halde konuşmaya çalışan birinin sesi gibi, sonra iyiden iyiye güçlü bir ağlama. Ben panikle arka arkaya “iyi mi, iyi mi, iyi mi?” diye soruyorum. Doktor hamileliklerim boyunca hep sakinliğime alışmış olacak ki şaşkın bir şekilde sakinleştiriyor beni “iyi, iyi, ne oldu, merak etme iyi”. Binlerce şükürler olsun. Dualarımız kabul oldu. Kavuştuk.

Kuzunun ilk tetkiklerini yapıp yanıma getirdiler. Bebeği koydukları masa hemen yan tarafımda. Yan gözle seyredebildim her şeyi. Ela’da da benim için en etkileyici andı. Yanağının yanağıma değdiği an. O sıcaklık. Yine aynısı oldu. Ne müthiş bir duygu. Çekilen onca zahmet sanki o anı hak etmek için. Kısacık ama sanki upuzun, sonu olmayan bir an.
Sonra bebeği götürdüler, Mehmet de çıktı. Benim sezeryan sonu işlemlerim bir yarım saat daha sürdü sanki. Aslında bilmiyorum ne kadar sürdü belki de 15 dakikadır ama bana baya uzun geldi. Doktorlar kendi aralarında konuşuyorlar. Anlamıyorum neden bahsettiklerini, ben de bir şeyler konuşsam mı diyorum, ne konuşsam diyorum, acaba nasıl görünüyorum diyorum. Saçma düşüncelerin içinde aklımı oyalarken acaba sütüm gelmiş midir dedim bir an. O ana kadar hiç aklıma gelmemişti. Ela’nın doğduğu zamanları düşündüm, emdiği zamanları falan derken işleri bitti doktorların.
Sonra nazikçe yatağıma aldılar, üstümü başımı örttüler ve kahramanca çıkış yapmaya hazırdım artık. Kapıda Mehmet, annem, babam kahraman beni karşıladılar. Karşılanmak güzel bir his. Gurbetten memlekete, evine gelmişsin gibi.
Sonra üçüncü kat. Ne kadar iyi bu insanlar, hasta bakıcılar, hemşireler. Yine o his. Allahım keşke 1 ay kalsam burada J Hemen giydirdiler beni, etrafımda sevdiklerim. Ay ne güzel. Epiduralin etkisiyle acım da çok yok. Bacaklarım tamamen hissiz. Tuhaf bir duygu.Neyse ki geçici. Birkaç saat geçtikten sonra bacaklarımda bir değişiklik olmayınca hemşireyi çağırdık. O da “bacaklarınızı hissetmeye başlamışsınızdır” gibi bir cümle kurunca ve ben “yooo, hiçbir şey hissetmiyorum” deyince annem hafif panikledi. Kendini can havliyle odanın dışına attığını hemen fark ettim. Ama ben tedirgin olmadım, içimde öyle bir rahatlık var, “kötü bir şey asla olmaz” diye düşünüyorum. Sonra öğrendim ki zaten epidural takılı olduğu sürece bacakların açılması uzun sürermiş, en son bacaklarını hissedermişsin falan.
Sonraki saatler keyifli ve heyecanlı. Çok şükür (nasıl haberi olduysaJ) sütüm gelmiş, süt gelince, her şey daha keyifli. Kuzu da emmeye başladı cok cok. Daha ne isterim…
Doktorcum geldi. Dedi ki; “bunun da kordonu şu kadarcık, meslek hayatımda gördüğüm en kısa kordonlar”. Ela da o yüzden bir gün beklememize rağmen aşağıya inememişti, normal doğum defteri bu nedenle kapanmıştı.“Benim üretim standardım bu” dedim. “Kısa kordonlu, 2.800 gr civarı, güzel suratlı kızlar çıkıyor benden”; gülüştük.
 
İşte doğumun hikayesi böyle. İlk haftayı yazacaktım güya; doğumu ancak yazabildim. Bir diğer postta da Ela’nın kardeşiyle buluşmasını ve sonrasını anlatacağım.






28 Mayıs 2013 Salı

İsim mevzusu

Bir de isim meselemiz var. Onu da anlatalım vakti geçmeden.

Ela'da nasıl olduysa çok kolay olmuştu. Babamız "Lal" istiyordu. Yine istiyor. "Lal" çok güzel bir isim. "Tamam" diyemememin sebebi, çocuğun o isimle zorlanabileceğini düşünmem. İnce "a" sesi sıkıntı olabilir diye düşünüyorum.

Sonra "Lila" dedik. Yani ilk önce Mehmet, sonra da ben hafif çekingen de olsa "Lila" dedim. Lila ismi çok duyulduk bir isim değil, kulağımız henüz alışmadı. Ama yine de "olabilir" diye düşünüyorum. Ela'ya da uygun, ses olarak, anlam olarak. Bir de "Düğümlere Üfleyen Kadınlar" var tabi bu arada. Oradaki müthiş karakter "Madam Lilla". Çok etkileyici. "Kudretli ve zarif" Ece Temelkuran'ın ifadesiyle. Tüm bunlar birleşince "olabilir" diyorum.

Biz "öyleydi, böyleydi" derken sahneye Ela çıkıverdi. Bundan önce kendisine bu konuda yöneltilen sorulara "bebeğin ismine annem ve babam karar verecek" gibi bizi de şaşırtan bir şekilde cevap veriyordu. Sonra baktı ki anne, baba aylardır bir isimde netleşemedi. Devreye girdi. Şu diyalog yaşandı:

- Anne, ben kardeşime isim koydum.
- Öyle mi, ne?
- İpek
Anne pek ciddiye almıyor önce
- Ama Ela'cım kardeşinin ismini biz koyacağız, sana bir bebek alalım ona koyarsın İpek ismini
- Hayır, ben kardeşime koyacağım bu ismi
- Nerden duydun bu ismi?
- Okulda, Selin'den.
Kendini akıllı sanan anne,
- Selin mi koydu yani kardeşinin adını?
- Hayır, Selin'den ben duydum ve kardeşime koymaya karar verdim.

Haftasonu Demet'e sorunca anlatmış
- Babam Lila istiyor, ben de İpek istiyorum demiş.

Olayın bu kadar farkında yani. Ben şu an beklemedeyim. İpek de güzel isim, baya hoşuma gitti valla.
 

36.Hafta - "İnşallah"



Kızlar beni yordu dermişim :) Daha macera başlamadan yorulmak ne oluyorsa :)

İçinde “kızlar”ın geçeceği cümleleri kuracağım günleri hayal ediyorum ara ara. “Kızlar şöyle yaptı”, “kızlara bilmem ne dedim”, “kızlar şöyle diyor” falan filan. Çok hoşuma gidiyor. Allah nasip etsin inşallah.

Hamileliğimin 36. Haftasının içinde olduğum şu günlerde bendeki en baskın hissiyat bu. Yani sürekli bir “inşallah” hali. İnşallah hiçbir şey ters gitmesin, kuzu sağlıkla doğsun. Yüzdük, yüzdük kuyruğuna geldik. Bu sevinci yaşamak inşallah kısmet olsun. Sağlıkla, içimize sinerek, huzurla…

Kuzu tezcanlı. 31. Haftada gelmek istedi. Ne işin var değil mi? Ben bir terslik olduğunu anladım ama doktora gidene kadar işin ciddiyetini anlayamadım yani anlayamamışım. Kuzu baştan beri çok aşağıda ve bu beni çok zorladı. Bu olayı yaşayana kadar, işe gitmek gerçekten – özellikle de son günlerde- bir eziyet halini almıştı. Fiziksel olarak müthiş güçsüz hissediyordum. O Perşembe günü de tuhaf bir hissiyat vardı bende; sanki ayaklarımı biraz fazla açsam, büyük adımlarla yürüsem, çocuk içimden çıkacak gibi. Akşamı da baya halsiz geçirdim. Hareketlerini sürekli hissettiğim için doktora gitmedim. Fakat ertesi sabah bendeki keyifsizlik devam edince, önce işe öğlen de doktora gittim. Yapılan küçük bir muayene ile bebeğin gelmeye çalıştığını, rahim duvarını zorladığını, esnettiğini anlattı doktorum. Tedirgin oldum haliyle. Bir iğne yapıldı, hemen sonrasında bazı tetkikler falan. Ardından elimde 5 günlük bir rapor ve işe bundan sonra gitmemem gerektiğine dair bir tavsiye ile akşama doğru ancak çıkabildik hastaneden. Çok fazla ayakta durmamam gerekiyormuş. 32.hafta ile birlikte evden çalışmaya başladım ki bence çok verimliydi. Sonrasında da geçen hafta itibariyle resmi izne ayrıldım. İzne ayrıldıysam da tam bir kopuş olamadı daha. 1 haftamız daha var gibi. Ama zorlanmıyorum küçük iş takiplerinden, gelen telefonlardan. Keyfim iyi yani.

Dün doktordaydık. 1 haftadan bile kısa sürelerde tekrar görmek istiyor. Yakın takipteyiz. Erken gelebileceğini düşünüyor doktorum. Oysa daha 2,4 kilo hatun. 38i bulmadan gelmesin istiyorum. Kiloyu çok dert etmiyorum. Olsa olsa Ela kadar olabilecek bu kuzu da sanırım. 3 kiloyu bulur mu bilmiyorum, önemli de değil. Sağlıklı olduktan sonra varsın küçük olsun. “Ne kadar çok tutabilirsek o kadar iyi” diyor ki haklı tabi. Ben 2-3 hafta daha tutmaya kararlıyım. İyi beslenmem ve ayakta durmamam gerekiyor. 

Bu hamilelikte fiziksel olarak çok zorlanıyorum. Asla Ela’daki gibi değilim. Ela’da sanki “bir 9 ay daha uzatıyoruz hamileliği” deseler, “aa, olur, sorun yok” diyecek gibiydim. Son güne kadar araba kullandım; doktora, alışverişe hep yalnız gittim. Bu sefer kamburum çıkmış gibi yürüyorum. Çok çok yavaş hareket ediyorum. Yanımda biri olmadan zorlanıyorum dışarıdaysam. “ağırlaşmak” tabirini tüm hücrelerimle yaşıyorum yani. Bu arada Kendi kilomu da tam takip etmiyorum. Şu ara 74,5 civarıyım. Yani yine 16-17 kilo almış durumdayım. Çok dert değil. Doğum sonrası zaten hafif sefalet olacağı için hepsi gider. Ben tutmaya çalışsam da gider, eminim.

Biraz alışveriş yaptım geçen hafta. Sanırım hafifçe abarttım. Ela’da evde o kadar çok kıyafet vardı ki, kendi çocuğuma bir şeyler almam 6. ayı falan bulmuştu. Bu sefer evdeki her şeyi dağıtmışız. Elimde elle tutulur bebek kıyafeti neredeyse hiç yokmuş. Öyle olunca yeni kuzuya ayrı bir gardırop düzüyoruz. İnşallah sağlıkla, huzurla giymesi nasip olur…

İnşallah…

4 Nisan 2013 Perşembe

26.hafta nasıl geçiyor?



Evet, 26.haftayı da bitirdik.
(şu anda 28.haftayım ancak yazı iki hafta önce yazılmış, üşengeç, unutkan BEN tarafından yayımlanamamıştır)
Karnı hayli büyük, keyfi ise yerinde bir hamileyim ben. Beni görenler yarın doğuracağımı düşünüyorlar. Ama daha 3 ayım var. Hamilelik başlangıcına göre tamtamına 15 kilo almış durumdayım. Bu durumdan gurur duymuyorum ama bende böyle oluyor. Aşırı yiyen, içen biri değilim ama alıyorum. Şu günlerdeki en sıcak gelişme de biraz bu konuyla ilgili. Yapılan şeker yüklemesi sonucu gebelik şekeri çıktı. Bende yarattığı etkiler olurmuş. En çok halsizlik üzerinde durdu. Ama daha önemlisi bebeğin yağlanmasına, hızlı gelişmesine sebep oluyormuş. Eğer önlem alınmazsa örneğin 5 kilo bir çocuk dünyaya geliyor ama içi kof, yani organları, kemikleri, kasları yeterince gelişmemiş. İşte bu haliyle ürküttü beni. 

Hayatımda ilk kez diyetisyene gittim. Şimdi bir yemek programım var. Henüz 3. Gün, yavaş yavaş alışıyorum. Kolay bir şey değilmiş gerçekten. Öğlen yemek yerken, akşam evde ne olduğunu düşünmek gerekiyor misal. Ya da öğlen ne yiyorsan, akşam ona göre bir şey pişirtmek. 3. Gün itibariyle sevdim diyebilirim. Henüz 100% uygulayamadım. Ama sevdim. Yani ne yiyeceğini bilmek, saatini bilmek falan iyi hissettirdi bana. Tabi kilo vermeye uğraşmadığımdan dolu bir programım var. Şeker yok, un yok. Ama ekmek var. Hem de benim gibi sadece kahvaltıda ekmek tüketen biri için hayli fazla. İlginç bir şekilde şeker ihtiyacı da hissetmiyorum. Şimdilik tatlı, pasta, börek aşermiyorum. Bakalım bu şekilde şekeri olayını ve kilo alımını kontrol altına alabilecek miyiz?
Bir sırt ağrım var, yaklaşık 1 aydır diyebilirim. Hayli şiddetli. Doktora gittim, kısa bir tedavi aldım. Birkaç gün rahat ettim ancak şimdi yine sıkıntılıyım. Bakalım ilerleyen günlerde başka sıkıntılar olacak mı. Karnım benimle eş zamanlı hamilelik yaşayanlara göre hayli büyük. +15 kilo da var üzerimde. Haliyle iyice bozuldu dengem.

Ve kuzumuz…O da büyüyor. Kaç gr, kaç kilo bilmiyorum gerçekten. Niyeyse bizim doktor kontrolünde sormak aklıma gelmiyor. Doktor da kendiliğinden söylemiyor. Ama artık büyüdü tabi. Kendini hissettiriyor. Sık sık dürtüyor annesini. Tam 2 hafta önce hissettim ilk pıtını. Bir haftasonu Ela, Mehmet ve ben koltukta otururken. Çok güzel bir andı. Sanki “ben de buradayım” dedi. Hoş geldin Pıtırcık. Dört gözle bekliyoruz seni. Yatağını, dolabını ablan çoktan devretti sana. Odan hazır bile. Kıyafetlerini de yavaş yavaş hazırlayacağız. Herşey yavaş yavaş, içimize sine sine olacak. Sonra ablan okula başladı. Çok harika gitti nazar değmesin bu hafta. Anneanne ve özellikle dedenin müthiş performansı ile güzel bir alışma dönemi geçiriyoruz.

Bazen karnımı okşuyorum fark etmeden. Geçenlerde Ela gördü. “Anne, kardeşimi mi seviyorsun? dedi. Biraz tedirgin oldum sorudan açıkçası. “Yoo, karnım kaşındı” dedim.  “Ay dur bir sarılayım Ona” dedi. Karnıma sarıldı Ela. Çok tatlıydı minik abla. Ah kuzum, bakalım neler olacak kardeşi geldikten sonra.

22 Şubat 2013 Cuma

Makarna sevdası




Ne olacak bu makarna sevdası bilmiyorum. Çok güzel yemek yiyen bir çocuktu aslında Ela. Ek gıdaya geçişimiz sorun olmadığı gibi, o zamana kadar hep ortalamanın altında giden kilosunu toparlamış, meyvesiydi, yoğurduydu, sebzesiydi derken yaşantıyı baya keyifli bir hale getirmişti. Sonra herhalde 2 yaşa doğru diyebiliriz, keyfimiz kaçmaya başladı. Bu durum ben sürekli evde olsam değişir miydi bilmiyorum ama açık söyleyeyim çok merak ediyorum. Sonra o kısır döngüye girdik. Makarna, köfte ve bulgur pilavı döngüsü. Çorbalardan da yayla ve domates. O zamandan beri çıkamadık bu döngüden. Ispanak ve pırasayı börek şeklinde sunmak, bulgur pilavını sebzeli yapmak gibi çözümler az da olsa içimi rahatlatıyor ama bu çocuk karnıbaharı,ıspanağı niye denemiyor bile kardeşim?
Tabi bir de sofrada oturmama durumu var. Ben, gün içinde tüm yemeklerin salonda yendiğini fark ettiğimde (ki bu 2 hafta öncesine tekabül ediyor) iş işten çoktan geçmişti. Güya ilgili, bilgili, bıdı bıdı bir anneyiz ya, kapak oldu bu bize güzelce. Sofrada mutlu mesut bir aile tablosu oluşturarak, ailece sohbet edilerek yenen bir yemek geleneğimiz de yok, oluşamadı. Hafta içi biz gelmeden Ela yemiş oluyor. Biz şans eseri Mehmet’le aynı saatlerde gelmişsek, Ela’yı biraz yanımızda tutarak yemeğimizi yiyebiliyoruz. Yok klasik düzenimizdeki gibi ben erken gelmişsem, teyze gitmeden yemeğimi alelacele yiyip kendimi Ela’yı hazır hale getiriyorum. Hafta içi bir tek kahvaltımız var beraber yaptığımız. Öğünler içinde en düzenlisi o herhalde. Hafta sonu ise çoğunlukla dışarıda babaanne ya da anneannede oluyoruz. Hal böyle olunca; evde olduğumuzda kuzunun bir anda bizimle sofrada oturup sohbet etmesini beklemek tabi pek gerçekçi olmuyor.
İşte böyle; ideal durumda olmadığımız, hatta çok uzak olduğumuz bir mesele yemek meselesi. Ne yemesi gereken yerde yiyor, ne de yemesi gerekenleri. Ama kabullendim. Bu ara sıklıkla yaptığımı fark ettiğim gibi okula ümit bağladığımı hissediyorum. Okul elbette bir şeyleri değiştirecek. Bakalım yemek olayına ne kadar faydası olacak?