sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgili günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2014 Cuma

Alya'ya mektup

Minnoşum, kuşum, kuzum;

bu mektubu yazmak nicedir aklımda, kısmet bugüneymiş. Allah allah, bu annelik de garip, bir anda gözlerime hücum eden bu yaşlar da nereden çıktı şimdi? Tüm kalbime senin güzel yüzünü doldurunca akıverdiler gözlerime. Melekler Şehri diye bir film var, belki izlersin büyüdüğünde, seyretmesi zevklidir de sonu kötü biter. Sonu kötü biten filmleri hiç sevmem ben. Neyse, o filmde melek olan adam insanların neden ağladığını anlamaya çalışır. Doktor kızın yaptığı tıbbi açıklamanın ardından insanların, duyguları bedenlerinin taşıyamayacağı kadar yoğunlaştığında ağladığı gibi bir sonuca varır. O kadar hoşuma gider ki bu tanımlama. Akan her göz yaşının, kalbin içine sığdıramadığı duygular olduğunu düşünürüm ben de. İşte benim gözlerden akanlar da öyle birşeyler. Annelik bir delilik hali tatlım, dilerim ki sen de ablan da tadarsınız bu duyguyu.

Bugün tam 13 aylık oldun kuzum. Artık o önemli milat olan 1 yaşını aştın. 8. aya geldiğinde oryantasyon dönemini bitirdiğini kesin bir şekilde ilan etmiştin. Bu da bizim kurduğumuz dengeleri hayli şaşırtmıştı. Şu anda durumumuz daha iyi ama dengemizi bulduk sanma, şaşan dengemize alıştık sadece, o kadar. Sen bana pek çok şey öğrettin biliyor musun? Bir kere ana-babalıkta "yok, asla yapmam" denmeyecekmiş. Çocuklu, hele de duble çocuklu hayat özellikle akışına bırakılacakmış. Hayatı akışına bırakmak konusunda hala baya pratik eksiği olan anneciğine ne büyük yardım bu, anlatamam. Ama hayli eziyetli söylemeliyim.

8. ay ile beraber isteklerini net olarak ifade etmeye başlamıştın. Bu konuda çok yol katettin. İstediğin birşey olduğunda çok ısrarlısın tatlım. Aslında 2 yaşına kadar belki çocukların ilgisini başka yere çekmek durumu idare etmek için baya işleyen bir tatktiktir. Fakat sende işlemiyor be tatlım. Aklındaki her neyse, onu alana, oraya gidene ya da onu görene kadar dünyanın 7 harikasından birini de göstersem sana kar etmiyor. Yemek masasında herhangi birşeyse istediğin parmağınla gösteriyorsun. Bir "IIIH" nidan var, neredeyse meşhur oldun o sesle. O gösterdiğini verene dek, eline ne verirsek yere atıyorsun. "IIIH"ların tonunu ve sıklığını artırarak üzerimizde dayanılması cidden zor bir baskı kuruyorsun. Ve çoğu zaman başarıyorsun.

Ablan en büyük tutkun. O evde olduğunda, dünyan O'nun etrafında dönüyor. Sürekli O'nun yanında olmak, O'na dokunmak, O'nunla oynamak istiyorsun. Ablan da bu özel ilgiden çok memnun. Bu durum O'nun seninle ilişkisini o kadar kolaylaştırdı ki. Bizim yaptığımız hiçbirşey ablalığı benimsemesi için O'na bu kadar yardımcı olamazdı. Biz de bazen unutuyoruz, kendisi sadece 4,5 yaşında. İşler sadece O kendi başına bir aktivite yapmak istediğinde sarpa sarıyor. İşte orada bu anneciğin de baya zorlanıyor. O eline ne alırsa onu istiyorsun. Israrla, tutkuyla. Ablan eline bir kitap ya da oyuncak alıyor, senin önüne de belki 10 tane kitap ya da ilginç oyuncak koyuyoruz. Hiçbirini gözün görmüyor. İlla ablanın elindeki. Elindekini veriyor, başka birşey alıyor. Aynı oyun başa sarıyor. O da sağolsun sıklıkla yaşından olgun davranıyor, hakkını verelim.

Abla tutkusu bir de uyku saatlerinde başımıza iş açıyor. Gözlerin kapanıyor ama Ela'nın yanında olmama fikrini kabullenemiyorsun. O yüzden ablan yatağına yatıp, uykuya daldıktan sonra uyuma havasına girebiliyorsun. Zaman zaman uykuya karşı #direnalya modundasın. "aman bir yamuk olmasın, gözlerim kapanır falan, Allah korusun" der gibi bakıyorsun bize. Öyle gecelerde ablan uyumuş olsa da zorlanıyorsun. Saat 22:00yi buluyor uyuman (2-3 kez 23:00e kadar bile kaldın) ki bu da bana verdiğin derslerden biri. Çocuğu anne uyutmazmış, çocuk kendi uyurmuş meğer. Ah kuzum ah, bazen ablan uyuyabilsin ya da senin sesinden uyanmasın diye odasının kapısını kapatıyorum. İşte o kapının önünde kedi gibi bir bekleyişin oluyor ki, inan beni benden alıyor.

10 aylık olduğunda emeklemenin geriye değil ileriye bir hareket olduğunu keşfettin ve hayatın(ımız) değişti. Artık özgürdün :) O günden beri,  hızını günden güne artırarak emeklemenin kralı oldun. Hatta öyle iyisin ki hareket etmek için alternatif yollara tenezzül etmiyorsun. Yürümek sence son derece gereksiz. Aslında elini tuttuğumuzda yürümek konusunda heyecanlanıyorsun ama bunu istiyorsan tek başına deneye deneye, poponun üstüne düşe düşe öğrenmen gerekecek. Acelen yok biliyoruz, bizim de yok. Benden duymuş olma ama yürüdüğünde seni dışarda da kucağımızdan bırakabiliriz, biliyor musun? Yani daha özgür olacaksın kuzum. Yine de sen bilirsin tabi...

Ve elbette beklediğimiz üzere bebek arabasında ve bittabi araba koltuğunda oturmayı sevmiyorsun. Bebek arabasını idare ederiz ama araba koltuğunun alternatifi yok kuzum. Biraz gözyaşı akacak da olsa o koltuğa alışmak zorundayız. Hepimiz elimizden geldiğince yardımcı olacağız.

13 ay önce bugün geldin, hoşgeldin, ne iyi ettin de geldin,

seninle tam olduk...

20 Şubat 2014 Perşembe

8 aylık Alya hakkını isteyince...

Valla ne yalan söyleyelim işler karıştı biraz. Alya kuzu 8 aylık olana kadar hissetmemiştik bunu. Beklemesi gerekirse çünkü -nasıl beceriyordu bilmiyorum ama- beklerdi. Fakat en son geçtiğimiz haftasonu "artık bu kadar yeter!" dedi ve hakkı olan anne kucağını ısrarla istedi. Öyle olunca bizde dengeler şaştı. Çünkü önceden Ela "Anneeeee, gelir misin, vırtımı giydirir misin, zırtımı kaşır mısın, şunu bardağa koyar mısın, bunu pişirir misin?" dediğinde Alya'yı ana kucağına ya da yere koyar, eline bir oyuncak verir, işimi hallederdim. Ama artık öyle bir dünya yok. Çünkü Alya tercihlerinde, isteklerinde net ve ısrarlı. O an annenin kucağında olmak istiyorsa, bunu o an istiyor ve başka bir kucak değil anneninkini istiyor. Eğer istediği olmazsa da dünya başına yıkılıyor. Bu elbette olması gerektiği gibi. Şaşkınlığım bizi daha önce alıştırdığı rahatlık yüzünden. Hal böyle olunca geçtiğimiz Pazar işler biraz kilit oldu. Anne bir tarafa, baba bir tarafa koşturup durduk. Akşam 9 gibi gün kızlar için bittiğinde, bizim üzerimizden de tır geçmiş gibiydi. Sonraki haftasonu Allah'tan halimize acıyan annem ve babam sürpriz yaptılar da insanlıktan çıkmadan bir haftasonu geçirdik.

Kuzunun hakkını istemesi elbette hayata katılmasının işareti. Çok da seviniyorum bir taraftan. Ne istediğini anlatabilen, tercihlerinde ısrarlı biri oluyor. Kısaca ailede biri daha olduğu artık daha net hissediliyor. Artık etkisiz eleman değil, hayatın içinde bir insan yavrusu. Bununla birlikte Ela da çok şükür sakinledi sayılır. Bu cümleyi ne zaman kursam etrafımdan mutlaka bir karşı argüman duyuyorum. Onlar da haklı olabilir. Ama başlangıç noktamızı düşündüğümde şu anda ulaştığımız durum muhteşem. Artık bir kardeşe sahip olmak normalleşti. O'nun bakıma ihtiyacı olduğunu kabul ediyor, gerekli durumlarda annenin ya da babanın varlığından feragat edebiliyor (tabi kuralları ve sabır sınırları var; misal uyku saatinde anneden vazgeçmek mümkün değil hala-bu noktada zaman geçip Alya da tercihini benden yana kullanırsa ne halt edeceğimi bilemiyorum:)), kardeşini seviyor, fiziksel zarar riski en aza indi gibi gibi. Bunun yanında sahalarımızda görmek istemediğimiz hareketler olmuyor mu? Beni çaresiz bırakıp gibi deli dana gibi bağırtmıyor mu? Evet, yapıyor ama çok seyrek. Bu hareketleri de gördüğüm kadarıyla en başta ilgi çekmek için , sonra da canı sıkıldığı için yapıyor. Bunun yanında Alya bir abla delisi; abla evdeyse mutlaka onun yanında olmak istiyor, O'nu görünce sevinç çığlıklarının, kahkahaların ardı arkası kesilmiyor. Ela da bu ayrıcalıklı muamelenin fazlasıyla farkında ve gayet memnun. Zamanla herşey daha keyifli olacak, çok umutluyum. Sonuçta kendi küçük, baş etmeye çalıştığı duygu çok büyük, aldığı yol ise bence çok.

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler....

25 Kasım 2013 Pazartesi

Performans Odağımız ve Göster Hant'ın öğrettiği

Göster Hant Ela'nın tabiri. Öyle duymuş, öyle söylüyor. Anlattım ama değiştirmedi kuzu. Göster Hant dediği Göster Anlat yani, hani şu anaokullarında çocukların evden eşya getirip arkadaşlarına anlattıkları etkinlikler.

Her hafta Cuma günleri bir sonraki haftanın ders programını gönderiyor okulumuz. Geçen haftanın programının bize bir şekilde ulaşmaması bu hikayenin başlangıç noktası oldu. Her gün bir çocuk Göster Anlat yapıyor ve bu ders programından takip edilebiliyor. İstenen o ki, veli ders programına bir zahmet baksın, çocuğunu ertesi güne hazırlasın. Ben ders programının bana ulaşmadığını Pazar günü farkettim ama yapacak bir şey yoktu, P.tesi sorarım dedim. P.tesi sabahı da sormayı unuttum.

O gün akşam Ela'yı almaya gittim. Dönüşte konuşuyoruz. Dedi ki "biliyor musun, bugün benim Göster Hant'ım vardı." Bunu duyduğum ilk anda hissettiğim duygu "panik"ti. "Ne bugün mü?" dedim, kendime kızdım içimden, okula kızdım. İçimde bunlar olurken hızla sordum. "Peki sen nasıl öğrendin, ne anlattın, nasıl geçti?" Öyle ya "ya güzel geçmediyse?" Ela rahatça, mutlu şekilde anlattı. "Sabah öğretmenimiz dedi ki, bilin bakalım bugün kimin Göster Hant'ı var? Ela'nın!!!" Korkarak sordum "eee, sen ne yaptın?" Beklediğim cevap "eyvah , n'apacağım şimdi, hazırlık da yapmadım" falan demesiydi. Fakat kızım aklımı başımdan alan ve o günden beri üzerinde her gün düşündüğüm şu cevabı verdi. "Havalara zıpladım" Yani benim tahmin ettiğim gibi bir panik, gerginlik, korku, hazırlanamamışlık duygusu yoktu. Sevinç vardı, coşku vardı. Öyle ya, havalara zıplamıştı. "E peki ne anlattın?" dedim. O gün oyuncak günüydü, onun için götürdüğü oyuncak telefonu anlatmıştı. İşte bu kadar.

İşte o andan itibaren şunun daha çok farkındayım artık. Ben yetişkin dünyamda performans odağıyla yani "bir şeyleri iyi yapabilmek kaygısı" ile yaşıyorum, o ise çocuk dünyasında "birşeyleri yapabilmenin coşkusuyla" yaşıyor. Bir şeyi yaptığımızda sonuç eğer iyiyse(kime göre?) kıymetli oluyor, bir şeyi sadece yapmak, yaparken aldığımız zevk, gösterdiğimiz çaba yokmuş gibi oluyor. Önemli olan ortaya çıkan sonucun beğenilmesi ve mümkünse hatadan uzak olması. "Başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" iç seslerimi koçluk deneyimlerim içinde ne kadar da net duymuştum. Ama tabi bunu görmek bir adım, çözüm değil. O sesler bünyeye o kadar işlemiş ki bazen sadece bir seçenekten daha güçlü oluyorlar, tek sesin oluyorlar ve başka seçenekleri farketmiyorsun. Ben farketmemiştim; ta ki bir çocuk, benim doğurduğun 4 yaşına henüz basmamış çocuk benim "eyvah" dediğim bir olay karşısında sevinçten havalara zıpladığını söyleyene kadar. Bu sesleri benim bundan sonraki ömrümde duymamam mümkün değil. Hep duyacağım, onlar hep benimle olacak. İsteğim konuştuklarında bunu fark etmek ve sonra hangi sese göre davranacağıma karar vermek. Yani SEÇENEKLERİMİ görmek.

Ela ve Alya için ise istediğim büyüdüklerinde "başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" seslerini çok da fazla duymayacakları bir çocukluk geçirmelerini sağlamak.

5 Şubat 2013 Salı

Pepee Tiyatrosu, Mor Balon ve düşündürdükleri…

      
C.tesi günü Pepee Tiyatrosuna gittik. Pepee nasıl bir varlıksa, zaten sürekli yanımızda. Yolda gidiyoruz, Ela bir şeyler söylüyor. “Efendim” diyorsun, “yok sana değil, Pepee’ye söyledim” diyor. Onun anlattığı bir şeye gülüyor. Arada Şila uğruyor. Öyle topluca yaşıyoruz :) Hikaye Ela sakin sakin tiyatronun başlamasını aşağıdaki gibi beklerken başladı.


Beklentim çok değildi ama o bile karşılanamadı.12.00’de başlaması gereken gösteri 12:20’de başladı. 12:35’de efsane şarkı “Çişimiz tuvalete” ile çiş molası verildi; 20 dakika. Tabi o mola 30 dakikayı da geçti. Sonrasında yaklaşık 20 dakika daha sürdü ve olay bitiverdi. Bu girişimin arkasında ticari bir kaygı olduğunun elbet farkındayız ama bu kadar da gözümüzün içine sokulması üzdü beni.
Mor Balon Krizi - Giriş
Bitime doğru Ela önce Pepee ve Şila’nın yanına gitmek istedi. Sahneye çıkamayacağımıza zor da olsa ikna oldu. Sonra “Ben dans etmek istiyorum” dedi ve sahnenin önüne gitti. Ben de arkasından tabi. Dans etti, eğlendi. Gösteri bittiği an yukardan sahneye bin tane balon bıraktılar. Tüm anneler, babalar hayatlarında ilk kez balon görüyormuşçasına sahneye fırladılar. Ben şaşkın şaşkın bakarken önüme 2 tane balon kendiliğinden geliverdi. 2 mavi balon. Biri de birlikte geldiğimiz Ela’nın kankası Ece için diye düşünerek aldım. İçimden de ne yalan söyleyeyim“aman iyi ki öne gelmişim, arkada olsam bir de balon derdimiz olacaktı” diye geçirdim. Hata yapmışım. Meğer balon derdimiz yeni başlamış. Zira benim kızım meğer “mor balon” istiyormuş. Kuzu mızmızlanırken 9-10 yaşlarında bir kız gördüm. Elinde 3 balon, biri mor. Dedim ki “ben sana mavi balon versem, bana mor balonu verir misin?” O da isteğimi saçma bularak ama dert etmeyerek “olur” dedi. Ben kahraman anne pozlarında kızıma mor balonu alırken, yanımda bir kadın bitiverdi. Elimdeki mor balona yapıştı ve “ Bunu alabilir miyim?” dedi ben de “yok bunu ben almak zorundayım” gibi saçma bir şey söyledim. Kadın da “niyeymiş?” dedi ve elimdeki balonu alıverdi. Mor balon gitti. Elimde bir mavi balon kadının arkasından bakakaldım. N’apsam? Gidip kadının elinden balonu alsam mı? Az kalmıştı yani, tutmasam kendimi kadınla mor balon kavgası yapacağım. Yapmadım ama yapsa mıydım diye düşündüm. Bana bu yazıyı yazdıran da bu ikilem aslında. Sonrasında güzel kuzu öyle bir mor balon krizine girdi ki sormayın gitsin. Sağ elini yumruk yapıp, ayağıyla tepiniyor. Etrafına başka anneler toplandı, hepsine dert anlatıyor. Kuzuyu kucağıma aldım, öyle böyle derken sakinleştirdim. Ama çıkış kapısına gidene kadar ara ara depreşti krizler.
Mor Balon Krizi – Gelişme
Çıkış kapısında dikkati kapının kendisine yöneldi birden. Kapıyı kapatacakmış. Kapattı da. Buraya kadar iyi. Ama güzel kızım “HAYIIIR, içerdekiler çıkmasın” demek, kapıyı bir daha açmak istememek ne demek? İçerden aileler çıkmak ister, Ela’ya şirinlik yaparlar, bizimki dudaklarını büzer. Haliyle müdahale ettim. Kuzuyu ikna edecek vakit olmadığından kapıyı zorla açtım. İnsanlar çıktılar. Bizimki bağırıyor “çıkmasınlaaar”. Ve olan oldu bizimkinin kuzuluğu falan kalmadı. Kapıdan en son çıkan anne ve kızın peşinden koşup, “Çıkma dedim ben sanaaaaaa” deyip kızın mantosunun arkasına asıldı. Zavallı kız ne olduğunu şaşırdı. Annesi de kızı korkmasın diye uğraşıyor. “Kızım korkma, kardeş şaka yapıyor” gibi bir şey duydum, hala gülüyorum. Ela o arada kızcağızın beresini kaptı. Tüm gücüyle tutuyor, bir şekilde ikna etmem lazım. Dedim ki “Belki Pepee ve Şila hala içerdedir, gel gidip birlikte bir fotoğraf çekelim”. Kuzu bunu duyunca sakinledi, gözlerinde yaşlar “tamam” dedi, bereyi bana verdi, ben de kurbanın annesine :) Allahtan çok anlayışlı insanlardı. Sonra içeri girdik, Pepee ve Şila’yı bulamadık ama görevli ağabeylerden birinden mor balon istedik. O da sağ olsun bizi kırmadı, getirdi. Kriz bu şekilde çözüldü.
Mor Balon Krizi – Sonuç
Uğruna ne sıkıntılara girdiğimiz mor balon elimizde, başladık yürümeye. Kuzu mutlu. Balon uçuyor, O yakalamaya çalışıyor. “Kızım patlayacak, istersen elinde tut”. Yok tabi ki, bizimki güle oynaya balonuyla gidiyor. Ama tabi balonun canı ne kadarcık, patlayıverdi. Allah için bir krizi daha kaldıracak gücüm yok. Ne yalan söyleyeyim korktum. Bizimki ise çok cool karşıladı. “Olsun annecim, bir şey olmaz, önemli değil” dedi. Bu kadarmış!
Mor balonun hikayesi böylece sona erdi…
Mor Balonun düşündürdükleri...
* Oradaki tüm anne babalar çocuklarını mutlu etmek için oradaydılar. Fakat bunun da bir hırsa dönüştüğünü görmek beni üzüyor. Balonu elimden kapan kadının yaptığı gibi, kendi çocuğu sahneyi görsün diye binbir çözüm düşünüp, arkadaki çocuğu düşünmeyenlerin yaptığı gibi; kendi çocuğunu mutlu etmek için, başka bir çocuğu mutsuz etmek açıklanabilir bir düşünce olabilir mi? Anne olduktan sonra(aslında önce de) tek bir çocuğu yok oysa insanın. Hepsi bizim çocuğumuz. Hepsinin mutluluğundan, hepsinin sağlığından, huzurundan sorumluyuz.
* Ela’nın bence mor balon için ağlamasında, ısrarla istemesinde bir sıkıntı yok. İçten içe istediği net bir şey olması, bunda ısrar etmesi hoşuma gidiyor. Bunun yanında çıkışta o kızcağıza yaptığının ve benzeri hareketlerin önüne geçmem lazım. Ortalık durulduktan sonra konuştuk. “Yaramaz kız, kapıdan çıktı” diyor. Ama o iş öyle değil be güzel kızım. Çok uğraştığımı itiraf etmeliyim, baya konuştuk. Aklıma gelen tüm yollarla anlattım. Ama ortak bir anlayışa gelemedik. Nasıl anlatsam?
* Birlikte katılabileceğimiz daha fazla aktiviteye ihtiyacımız var. İstanbul yakın ama mobilitemiz sınırlı, biraz daha araştırmam lazım.
* Ela’nın okul zamanı gelmiştir. Acilen bir araştırma yapmam lazımdır.


6 Aralık 2012 Perşembe

kuzudan derlemeler

Anneanne, babaanne ve dedeler Büyükada seyahati yaptılar. Kısacık oldu ama pek hoşlarına gitti, mutlu döndüler. Dönerken de Ela'ya bir kaç hediye getirmişler. Hediyelerden biri güzel mi güzel, kızıl saçlı bir bebek. Akşam eve gelince sordum kuzuya:
- Elacım, bebeğine bir isim koydun mu?
- Hıhı, adını Ayşegüm koydum
Akıllıyım ya, çocuğu düzeltiyorum güya
- Ayşegül mü demek istiyorsun Elacım
- Hayır Ayşegül değil, AyşeGÜM onun adı
- Peki...

Nereden aklına geldi bilmiyorum ama harika bir isim olduğunu düşünüyorum. Aferin kuzuya :)

**********************************

Hamilelikle ilgili henüz resmi olarak konuşmadık Ela'yla ama bal gibi anladı, beni idare ediyor bence.
Yemeğe devam edip etmeyeceğimi soran babama şakayla karışık "Hamileyim, haberin yok galiba", dedim. Güya kendi kendine birşeylerle oyalanan Ela kafasını kaldırdı, sanki 20 yaşındaymış gibi "Aaa, hamile misin, anne?" dedi. Ben aptallaştım. Saf saf suratına bakıp ne diyeceğimi düşünürken kuzu " bebek ne zaman geliyor?" deyip beni iyice şapşirik etti. "Yaza gelecek Elacım" dedim. O da "hmmm" dedi. Konuşma böyle bitti. Henüz üzerinde bir daha konuşmadık.Haftaya Cuma doktora O'nu da götüreceğim. Orada resmi olarak öğrenecek bakalım.

************************************

Ve geçen haftanın bombası. Geçen Cuma İstanbul'a gittim. İstanbul seyahatleri için sabah 06:30da evden çıkıyorum ve Ela sabah uyanığında beni göremiyor. Önceki akşamdan bunu anlatmış olsam da sabahları yoklupum biraz sorun oluyor. Sakinleşene kadar babasını baya zorluyor. Bu seyahatten önce yine konuyu açtım
- Ela'cım, benim yarın çok erken evden çıkmam gerekiyor. Sen sabah uyandığında "Anneeee" diyorsun ya, ben yanına geliyorum. İşte yarın ben olmayacağım, o yüzden sen "babaaa" diye seslen, babanı çağır olur mu?
- Tamam, peki babamla Cailoou seyredebilir miyim?
- (tepki vermemesine üzülsem mi, sevinsem mi bilemedim) tabi dedim, ama sadece bir tane
- tamam, olur dedi
ve uyuduk. Geçe 2.30da bizim odaya doğru yaklaşan bir "anneee" seslenişiyle uyandım. Koridorda karşılaştık. Bir anda karşımda görünce onu sıçramışım. Güldü "ödümüz koptu, di mi?" dedi, güldük.
Meğer çişi gelmiş, uyanmış. İlk kez oldu  bu, şaşırdım. Çişini yaptı, "yatağa git, ben geliyorum" dedim. Gitti, ben elimi yıkarken dönüverdi. Banyodaki tabureye oturdu. Ömrüm boyu unutmak istemediğim şu konuşma gerçekleşti:
- Anne, şimdi ben yarın sabah babamla kalacağım, di mi?
- Evet, annecim
- Peki, babam yarın işe gitmeyecek mi?
- Gidecek annecim, ama teyzen gelene kadar babanla kalacaksın
- Hmm, tamam, anladım
Sonra yattık, uyuduk.
Sabah bir fırtına ki korkunç, ortalık birbirine giriyor. Ben saat tam 06.30da çıkmak üzereyken gözümü kuzuya bir çevirdim ki ne göreyim; herhalde dışardaki gürültüden kalkmış, gözler açılmış, bana bakıyor. Aşağıda taksi de bekliyor.
- "Eyvah" dedim içimden, "şimdi arıza çıkacak."
- "Günaydın Ela'cım" dedim korkarak.
- Günaydın, dedi ve sordu
- Çıkıyor musun, anne?"
- Evet, annecim, çıkıyorum (çok şükür dedim içimden, galiba sorun çıkmayacak)
- Tamam, biz babamla dışarı çıkabilir miyiz?
- Dışarısı çok karanlık annecim ve yağmur yağıyor. İstersen mantonu giyip, balkona çıkabilirsiniz.
- Hmm, tamam. Hava aydınlık olsun, öyle çıkarız dedi
sanki 3 yaşına değil de 13 yaşına girecekmiş gibi.
Yalan yok şimdi, gurur duydum kuzuyla. Hafiften de hüzünlendim, doğruya doğru. .Ama çalışan anne olmanın gerçeği bu işte. Ben hala kabullenmekte zorlanırken bazı şeyleri kuzu aşmış gitmiş haberimiz olmamış...

15 Mart 2012 Perşembe

içimdeki grilik, gariplik...


"bir hayalin peşinde"ydi aslında yazmak istediğim yazının adı. Ama şu an o kadar farklı bir duygu hakim ki içime, bana nicedir uğramayan bu duyguyu yazmak istiyorum. Bu duygunun adı "gariplik". Yani insanın kendini "garip" hissetmesi ama ilginç, tuhaf anlamında değil; garip işte. Hafif hüzünlü, biraz eksik. işte öyle...
Üniversiteye başlamadan, yani yuvadan ayrılmadan önce bunu hissetmiş miydim hatırlamıyorum. Ama bunu en belirgin yaşadığım yer orası. Daha çok da başları. Üniversiteye gideceğim ilk gün sabahın kör vakti kalkıp, kahvaltı salonuna gitmiştim. Benden başka, sadece "bu kız ne yapıyor bu saatte burada" diyen görevliler vardı. Soğuk salonda donmuş tereyağın ekmeğe sürülemediğini hatırlıyorum ve o lokmaların ağzımda nasıl büyüdüğünü, bir türlü yutamadığımı. Bu bir ait olamama hissi sanki, biraz güvende hissetmeme hali.
Sonra haftasonları eve gelirdim, ilk yıl özellikle pek sık. Pazar günleri, dönüş günleriydi, sevmezdim. Hava kararırken saat 6ya doğru diyelim-Ece Temelkuran'ın tabiriyle Eflatun Vakti-, genelde yolda olurdum. Evlerde yavaş yavaş yanmaya başlayan ışıklar işte şimdiki gibi garip hissettirirdi bana. Herkes evinde, bense değilim diye herhalde.
Şimdi de İtalya'dayım. Bir hayalin peşindeyim. Kimse beni zorlamadı, hatta burada olabildiğim için şanslıyım. Etrafımdaki herkes, ailem, arkadaşlarım ne çok destek çıktılar bana. Ama burada, bu küçük ve gösterişsiz otel odasında, bu tanıdık his geldi çöreklendi işte içime. Dışarda kafama uygun bir şey bulup yiyemedim, sokaklarda olmak istemedim. Yemeğimi odaya getirdim. Onu da yiyemedim doğru dürüst, lokmalar büyüdükçe büyüdü. İyi ki bu internet var. Bir süre uyuşturdum kendimi. Ordan oraya gezdim. Komik videolarla aklımı dağıttım. Ama içimdeki gri rengi atamadım. Bu akşam rengim gri.
Bir kadın anne olduğunda tamamlanır diye okumuştum bir yerde. Çok hak veriyorum. Ela'yla bu hissi hiç yaşamadım. İlk ayrılığımız değil ama O'nu da çok özledim. Sokakta hep Ela yaşındakilere takıldı gözlerim. İçim titredi. Kendimi internetle uyuşturdum demiştim ya; Youtube sayfayı açınca alışkanlıktan karşıma kuzunun sevdiği Pepee'leri getiriverdi. İçim fena oldu. Seyredemedim.
Sonra hasret çekenleri düşündüm. Hapistekileri, bu hisle nasıl başa çıktıklarını düşündüm. Hasret sona erecek mi sorusunun cevabını bilmemek nasıl bir şey? Düşündüm ama bir yere varamadım...

2 Aralık 2011 Cuma

evde deniz keyfi..

herhalde 2 hafta falan oldu, yine babamızın gelemediği, bizim Eloş'la beraber hasret giderdiğimiz akşamlardan biri.
Eloş parkenin üstüne yatıp kendini öylesine kaydırmaya başladı. Ben de "hadi Ela, nasıl yüzüyorduk denizde, gel öyle yapalım" dedim. Ela müthiş bir iştahla olayı kavradı ve hayali kulaçlar atmaya başladı yerde. Tabi tek başına yüzmek sıkıcı olunca annesi de katıldı ona. Denizde kimlerle karşılaşmadık ki? Anneanne, babaanne, dedeler, tüm aile oradaydı. birbirimize su attık, eğlendik. Sonra yorulduk, kumsala (yani halıya) çıktık, banyodan havlular getirdik, kurulandık, havlularımızı yere serip güneşlendik - 30sn. falan :) - birbirimize kremler sürdük ve hooop halıdan tekrar parkeye yani pardon denize atladık. Sonra Eloş denizden çıktı, beni de çıkardı. Elinde bir şey getirdi. Meğer kollukmuş, birini güya şişirdik, koluna taktık, gitti öbürünü getirdi, hem de ilkini getirdiği yerden. Elinde sanki gerçekten kolluk varmış gibi bir yürüyüşü vardı ki. İkisini de taktık, tekrar tekrar denize atladık, güneşlendik. Bu fasıl baya bir süre devam etti, ta ki Eloş'un üzerindekileri çıkartıp, olayı daha gerçekçi bir hale getirmek isteyişine kadar.
Bu oyun beni sonrasında baya heyecanlandırdı. Açıkçası ben farkedememiştim. Yani Ela'yla böyle belli bir çerçevenin içinde kalarak bir oyun formatı oluşturabileceğimizi, Ela'nın buna rahatlıkla adapte olabileceğini; gerçekten farketmemiştim. Şimdi düşünüyorum tabi, Eloş'un acaba rahatlıkla yapabildiği ve benim farkında olmadığım, olmadığım için de teşvik edemediğim daha neler var?

10 Kasım 2011 Perşembe

korku, nazar, ucuz atlattık, maşallah??

nazar var mı? yok mu? bir "maşallah"ın geçerliliği ne kadar? Neyse, yine de çok şükür...


"İçi titremek", "aklı çıkmak", "gözünden sakınmak", "yüreği hoplamak", "kol kanat germek" Bunların anlamını tabi ki biliyoruz ama sanırım insanın çocuğu olunca bu deyimlerin ne demek olduğu tam olarak anlaşılıyor, hissediliyor. Benim çocuğum olunca daha iyi anladım Ela'ya bakarken içimin nasıl titrediğini, düştüğünde "ya birşey olduysa" diye nasıl aklımın çıktığını, O'nu kimi zaman nasıl gözümden bile sakındığımı ve nasıl kol kanat gerdiğimi. Ve bunların hepsini çaktırmadan yapmanın ne zor olduğunu.


Zor... Dün ucuz atlattık diye sevinirken, bugün kuzunun eli yandı. Bizim de içimiz. Dün ailecek bir mağazadaydık. Çıkmak üzereyken Ela'nın elini tuttum. Kendini ileri mi attı, etrafında mı döndü anlamadım, ağlamaya başladı. Dışarı çıktık, dikkatini başka şeylere çekmeye çalıştım. Olmadı. Ela sağolsun -tüm ağlama kotasının çoğunu ilk 5 ayda doldurmuş olsa gerek- öyle pek uzun uzun ağlayan bir çocuk değil. Fakat bu sefer sakinleştiremedim kuzuyu. Elini farkettim sonra, göbeğine yapıştırmış, oynatmıyor. "Acıyor mu Ela?" "Ajıyorr" "neresi acıyor?" bileğini gösteriyor. Yok hareket ettiremiyor. Bizde de hafif hafif telaş başlıyor tabi. Doğru acil servis. Daha doğrusu ilk önce yakınımızdaki bir çocuk hastanesine gittik ama içerde sıra bekleyen yaklaşık 50 aileyi görünce başka bir yere gidebilecek olmamıza şükrederek oradan çıktık. Ela hastaneye gelene kadar baya sakinleşmişti. yolda sürekli konuştuk. "abi bileğimize bakacak, resmini çekecek, krem sürecek" hepsini bir güzel anladı, tekrarladı. Ben de sevindim, zorlanmayacağız diye. Ama acile girer girmez güzel gözlerden yaşlar boşanmaya başladı. "anne, hadi, eve gidiozz""anne, kalk" kuzunun ağlamaktan dermanı kalmadı. doktor Ela izin verdiği kadar muayenesini yaptı, bizi röntgene gönderdi. Ama ne mümkün. Kuzu sakinleşemiyor. Tek yapmamız gereken ayakta 5 sn hareketsiz durmak ama olmuyor. O an "anne meni al" diyerek kucağıma gelme istedi ve iki kolunu birden kaldırdı. İlk kez kolunu hareket ettirdi. Ben hemşireden biraz süre istedim, dışarı çıktık. Bir su sebili yardımımıza yetişti. "aa bak buradan su akıyor" "hadi bardakları alalım" derken Eloş kolunu unuttu, problemsiz oynatmaya başladı. Sevindik. Doktorun yanına çıktık, durumu görünce O da gidebileceğimize kanaat getirdi. İşte bu "ucuz atlattık" kısmıydı.

Bugün ise kuzunun eli yandı. Hikayenin detayını boşverelim, bir şekilde henüz soğumamış ütüyü eliyle tutuvermiş Eloş. Şimdi avucumuzun içinde koca bir baloncuk var. Çeşit çeşit pomatlarla acısını dindiriyor, tedavi ediyoruz dünyanın en güzel avuç içini. Kuzu maşallah çok dirayetli, elini hiçbir yere dokundurmuyor, kendi kendini bir güzel koruyor. Ağlama, sızlama da yok. Beni "anne bak, uf ogdu, ütü" diye karşıladı. Her karşılaştığımıza hikayesini böyle anlatıyor. İnşallah herhangi bir enfeksiyon vs kapmadan kuzunun avcunu iyileştirebiliriz. Bu ilk gecemiz, bir an önce sabah olsun istiyorum, sürekli pomatlar sürüyorum eline, genişçe bir yere yatırdık, çarpmasın eli bir yerlere diye. bakalım zaman hızla akabilecek mi?



Allah beterinden saklasın, bugünümüzü aratmasın inşallah. Bir de kızıma 400000000000000 kere maşallah...



Güzel kuzu sen hep neşeli ol, hep güzel günler gör e mi? sadece "çu" yerken değil, her daim...






25 Ekim 2011 Salı

Ela artık özgür! Bezden kurtulduk...

vallahi kurtulduk...
hem de 2 ay oldu
anne de tam iki ay sonra bu önemli yazıyı yazmaya başlayabildi
aslında anneye yine aynı şey oldu, güzel bir yazı olmalı, iyice düşünebileceğim, rahat bir zamanda yazmalıyım derken 2 koca ay beklemiş oldu. yine rahat bir zaman değil işte, uykum geldi bir taraftan ama artık yazılmalı bu yazı.

Haziran ortasında havalar ısınmaya başladığında Teyze'mizle konuşmaya başladık. Zaten bu işte en büyük payı kendisine vermeliyiz. O'nun istekliliği olmasa mümkün olmazdı bu iş. Artık bez bağlamak baya zor oluyordu kuzuya. İstemiyordu. Binbir taklayla takıyorduk yeni bezleri. Elimizde mendiller, bezler çok koşturduk minik poponun peşinde :) Haziran'ın sonuna doğru gündüz Ela'ya bez bağlamayı bıraktık. Bir lazımlık ve bir de tuvalet adaptörü edindik. Henüz bir kaç gün olmuşken, daha hikayenin giriş paragrafındaydık ki Eloş hastalandı. İshal, kusma derken yaklaşık 2 hafta yine bezli günlere dönüverdik. Herhalde Temmuz ortası gibiydi, yine bıraktık bez bağlamayı. Açıkçası yaz sonuna kadar belki alışamaz diye düşündüğüm çok oldu ama en azından o yaz sıcağında bez bağlamamış oluyoruz diye devam ettik. Tabi ki Ela'nın durumu idrak etmesi için bir kaç haftaya ihtiyacımız oldu. Bu süre içinde hafta içi Teyzemiz, akşamları ve hafta sonları da biz sürekli Ela'nın peşinde, kaza izlerini temizledik. Tuvalet adaptörünü hiç kullanmadı, ilk başta lazımlıkla da biraz mesafeliydi. Tuvalete hep birlikte girdik, o zamanlarda lazımlığa kısa sürelerle oturdu. Bir kaç sefer de bir kaç damla çiş yaptı. Ağustos ortasına kadar bu süreç böyle sürdü. Ben yavaş yavaş sıkılmaya başladım. Müzikli lazımlıkları araştırdım bir süre, aklıma yatmadı, almadım. Bebekleri lazımlığa götürüp, onlara çiş yaptırttık, olmadı. Yani bebeklere faydası olmuştur belki de Eloş'a olmadı :)

Ağustos'ta taşınma hazırlıklarına başladık. Taşınmamızdan bir gece önce yani 18.08.2011'de akşam 7 gibi Eloş "kaka, kaka" dedi salonun ortasında. Yanına koşanları ittirip"anane kaka" dedi. Annneannesi ile koşarak tuvalete gittiler ve sonra anneanne bir elinde Ela, bir elinde de içi doldurulmuş bir lazımlıkla salona girdi. Eve nasıl bir sevinç hasıl oldu anlatamam. Alkışlar, ıslıklar, danslar...sonra tuvalete döktük ve el sallayarak, sifonu çekip uğurladık güzel çişleri. Zaten bu sifon çekme olayı Ela'nın olayı çözmesinin de anahtarı oldu. Yeni eve geçtiğimiz gün Ela'ya sifonu gösterdim. Duvara monteli, içeri itilen bir çeşit. müthiş ilgisini çekti. tek parmağıyla itebiliyordu. "hadi annecim, çişimizi buraya yapalım, sonra da sifonu çekip gönderelim" dedim. hevesle tuvalete oturmak istedi. Ve ondan sonra bu sifon konusundaki hevesi uzun süre-hatta bazen hala- devam etti. O günden beri Eloş uykuları dışında bez takmıyor.

Elbette kazalar oluyor. Oyuna daldığında özellikle ve biz de sormayı unutursak oluyor bunlar. Hatta geçenlerde bir misafirlikte oldu. Mahçup olduk ama halden anlıyor arkadaşlarımız sağolsunlar. "amaan onun çişinden n'olacak?" en sevdiğim iç rahatlatma cümlesi. artık çok seyrekleşti kazalar. bu iş iyiden iyiye düzene girdi gibi.

400000000000 kere maşallah ...

28 Temmuz 2011 Perşembe

there's so much beauty...

bugünler değişik geçiyor, herşey birarada
bir gün sevinç, ertesi gün üzüntü, türlü türlü heyecanlar sanki hep bu yazı beklemiş
çok hızlı herşey, zaman kaçıyor, biz kovalıyoruz, daha agustos gelmedi, ben eylülü bitirmiş gibiyim
herşey bu kadar hızlıyken, hep birşeyleri kaçırıyormuş olma hissi taşıyorum. bunun yanında etrafımda sürekli olumsuzları arayıp, bulan insanlar beni yoruyor. dün aklımda sürekli bir replikle gezdim. "American Beauty" filminden. çok beğenmiştim, hala severim. Ricky Fitts benim en ilgimi çeken kahramanlardan biriydi filmde. Pek çok etkileyici replik vardı ama biri beynimde döndü durdu " bazen dünyada o kadar çok güzellik var ki, kalbim hepsine dayanmayacak" gibi bir şey. O sahneyi düşündüm. Sonra konuşmanın orjinalini buldum. Rüzgarlı bir günde esintiyle beraber uçuşan bir torbayı görüntülemiş. Onu seyrederken konuşuyor:

"It was one of those days when it's a minute away from snowing and there's this electricity in the air, you can almost hear it. And this bag was, like, dancing with me. Like a little kid begging me to play with it. For fifteen minutes. And that's the day I knew there was this entire life behind things, and... this incredibly benevolent force, that wanted me to know there was no reason to be afraid, ever. Video's a poor excuse, I know. But it helps me remember... and I need to remember... Sometimes there's so much beauty in the world I feel like I can't take it, like my heart's going to cave in. "

son cümle bana müthiş geliyor, o güzellikleri görmek için sadece göz yetmiyor, kalp gerekiyor...

önce etrafımızda apacık kendini belli eden güzellikleri görmeye başlamalı, sonra gizli kalanları keşfetmeli...neyi ararsak, onu görürüz...

18 Nisan 2011 Pazartesi

unutmak istemediklerimden

Unutmak istemediğim anlar var. Yazamıyorum ya sıkça, unutursam diye korkuyorum. Daha sık yazmalıyım, bu yazıyla tekrar başlamış olayım.

Mehmet küçük bir iş için dışarı çıkacak, akşamüstü saat 8e doğru. Eloş'u da götüreyim diyor. Eloş'un babasının yağmurluğunu görmesiyle almaya başladığı sinyaller, ona "hadi dışarı çıkıyoruz" dememizle ve ona mantosunu göstermemizle kesinleşiyor. Kuzu aceleyle mantosunu giyiyor. Hemen oturuyor, ayakkabısını uzatıyor bana, "giy" diyor, ayakkabılar da tamam, ardından sabırla kapının önünde babasının onu almasını bekliyor. Mehmet tam Ela'yı alacakken bana dönüp "çantamı unutmuşum, getirebilir misin?" diyor ve işte o dakika Ela beni şaşkınlığın doruğuna çıkaran hareketini yapıyor. Aniden bana dönüyor, yanımdan hızlıca salona giriyor, babasının sehpanın üzerinde duran çantasını alıp, iki eliyle biraz da zorlanarak taşıyarak babasına "ııh" diye uzatıyor. Ben "bu nasıl oldu" diye şaşkınlık içindeyken kızım babasının kucağından bana büyük bir keyifle el sallayarak asansöre biniyor.
Gerçekten bu nasıl oldu? Güzel kızım sen babanın cümlesindeki "çanta"yı, "getir"i nasıl seçtin? babanın çantasını ne zamandır tanıyorsun? Onun nerede olduğunu ne zaman farkettin? ve bunu nasıl oldu da aklında tuttun? tüm bunların içinde unutmak istemediğim Eloş'un babasının çantasını iki eliyle tutup, paytak paytak ama hızla yanımıza gelmesi. Sanki "şimdi annem 10 saat çanayı arayıp, bulamaz, ben hemen getireyim de bir an önce dışarı çıkalım" diyordu
ne kadar çok cümle kurulursa kurulursun o anın bir resminin olmaması ne kötü...

27 Ekim 2010 Çarşamba

yaşasın ergo baby

sonunda karar verebildim ve aldık. Keşke daha erken alsaymışız. Pek iyi oldu. Sabah yürüyüşlerimiz başladı, haftasonu gezintilerimiz keyiflendi. Kuzuyla kalp-kalbe yürüyoruz. Hepimiz çok seviyoruz. Kanguru meselesi ile ilgili çok mesai harcamış biri olarak sadece sevmekle kalmıyor, çok da seviniyorum.

aslında daha çok slinglere merak salmıştım ben. Herhalde Joker mağazasında 3-4 kez denedik. Anne çok hevesli, baba kararsız. Ama Eloş'un tavrı çok net: Kararlı ve hevessiz. Olmadı, rahat edemedi. Sonra bir gün e-bebek mağazasında ergo-baby'i denemek istedim. İyi ki yapmışım. Ela ilginç bir şekilde çok rahat etti, hatta içinden çıkmak istemedi. Şimdi ise özellikle babanın Ergo-Baby'i beline sardığını görür görmez bizimki babanın kucağına atlayıp, pozisyon alıyor. Artık bağlantıyı gayet net kurdu: "Yaşasın dışarı çıkıyoruz!!!"Bakalım ne kadar daha bu şekilde keyifli kullanabileceğiz.

birbirimize sarılıp yürüyoruz, mutluyuz...

bazen de uyuyoruz...

28 Eylül 2010 Salı

Ela tatilde

yaz bitti, artık sonbahar geldi
bu yaz ilk yaz, ilk haziran, ilk temmuz derken, ilk tatili yaşadık. anneanne ve dedenin Ela için sora soruştura buldukları bir yazlık ev haberi, sonrasında hızla organize edilen bir Didim seyahati ve İzmir'den sonra ilk uzun yolculuğumuz. Gece yolculuk ettik, babaya zor oldu ama tahminimizden kolay bir yolculuk oldu. Ela çok rahat olmasa da uzunca bir süre uyudu.

Babamız bir hevesle havuz almıştı Ela'ya. Önce onunla ısınmaya başladık suya, yaza. Doğduğundan beri sudan hep keyif alan kızım bizi şaşırtmadı. Havuzda müthiş eğlendik.


















Isınma turlarından sonra ve işte ilk deniz...Acaba simitten çıkarsak kızımı yüzmez miydi? Yüzmek mi, bence bıraksak uçabilirdi....




















Sanki her yaz denize gelirmiş, çok da severmiş gibiydi. Simite rahat bir koltuğa kurulurcasına ellerini iki yana koyup oturduğu anları daha güzel fotoğraflayabilmeyi isterdim. Denize ilk soktuğumuzda müthiş bir ayak çırpma hareketi vardı. Çok kuvvetli ve durmaksızın. İşte o yüzden belki de simit olmasa uçabilirdi :) sonra kızım ayaklarını çırpmasa da suyun üzerinde kaldığını farketti ve güzelce kuruldu simitine. Allah bozmasın kuzumun keyfini...

uykularımız bozuktu. sıcaktan, yatak ve mekan değişikliğinden ve bir çok şeyden dolayı doğru dürüst gündüz uykusu uyumadık. ne yapsın güzel kızım, biz ne kadar zorlanıyoruz mekan değişikliklerinde, onun minicik bedeni ancak o kadar baş edebildi. önceleri keyifli keyifli dedenin kucağında gezip, etraftakilerle sohbet ederken bir de baktık ki kızım kendini uykunun kollarına bırakıvermiş..

















Biz bu sene (sanki önceki senelerde bunun farkındaymışım gibi:) hiç yumuşak kayısı bulamamıştık. hep küçük küçük ve sertti buradakiler. Ama Didim Migros'ta tam Ela'nın ağzına layık süper kayısılar bulduk. Ve tabi kızım da affetmedi...

Tez telaşımla ilgili birşeyler yazmıştım, bir de resim koymuştum kızımla benim resmimi. her ne hikmetse resim ters kaydediliyor. (yaklaşık bir kaç hafta sonra tekrar denedim, şimdi oldu) bir de deniz fotoğrafımız vardı aynı nedenle koyamadığım. 10 kere denedim herhalde. uğraşmaya gücüm kalmadı. yarın çok koşturmacalı bir gün, pazar günü kuzuyu bırakıp 3 günlük viyana seyahati var. kafok ama kafamda on bin düşünce, yoruldum, nasıl olduysa uykum yok ama yatmalıyım artık. eloşun tatil günlüğüne başka bir akşam devam edeceğim artık.


Bir dolu kitabı Didim'e taşıdık. Hesapta Eloş'la ilgilenecek nasılsa çok kişi vardı, anne tezini rahatlıkla yazmaya devam edebilirdi. Olmadı, anne tezine sadece yarım sayfa kadar ilave yapabildi. Eve döndükten yaklaşık bir ay sonra tez bitebildi. Şimdi bir jüri savunması kaldı, sonrasında Eloş'un annesi YL mezunu olacak.

13 Haziran 2010 Pazar

hadi ama Buket!!

Buket 6 yaşında güzel bir kız çocuğu. Abisi de 8 yaşında. Onlarla yolumuz doktorumuzun muayenehanesinde kesişti. Bekleme salonunda vakit geçirirken doktorun odasından ağlama sesleri gelmeye başladı. 2 farklı ağlama sesi duyuyorduk. Kaçışmaya çalışan çocuklar ve onları yakalamaya çalışan anneleri. Sonra bir kız dışarı çıkarıldı. "sen burada bekle" dediler. Terlemişti, yere bakarak beklemeye başladı. Yanımıza çağırdık, konuşmaya çalıştık. Hiç oralı olmadı, bizimle uğraşacak hali yoktu. Sonra odadan bir erkek çocuk çıktı, yanımıza geldi. 8 yaşındaki abiyi böylelikle tanıdık. 2 tane aşı olmuştu. Kendi payına düşen bittiği için sevinçli gibiydi. Arka tarafta ise büyük bir gürültü kopuyordu. Küçük Buket anladığım kadarıyla yerlerde sürükleniyordu. "İstemiyorum" demeye çalışıyordu. Ağlıyordu, bağırıyordu. Anne çaresiz hissediyor gibiydi. Ama daha çokça kızgındı. Buket'e de abisine de. sürekli "Hadi ama Buket !!" deyip zaptetmeye çalışıyordu korkudan çılgına dönmüş kızını. Niye korkuyordu ki? Ne vardı ki? Alt tarafı aşıydı. Şimdi de böyle yerlerde sürüklenip, ağlayarak O'nu ne kadar zor durumda bırakıyordu. Doktora da rezil oluyordu. Kendi gücü yetmeyince hemşire de devreye girdi, Buket zorla odaya sokuldu. Muhtemelen eli, kolu, bacağı zorla tutularak o aşıları oldu. O eziyetle olunan aşıdan bir fayda gelir mi bilmem. (çok duygusal bir yorum mu oldu ne?) Odadan çıktığında artık ağlamıyordu. Güzel Buket yorulmuştu, terlemişti. Sıra bizdeydi. Yanlarından geçerken güzel Buket'in terlemiş saçlarını okşadım. "Geçmiş olsun" dedim. Gözlerinde asılı kalan yaşlarla sadece baktı bana. Sonra annesine "size de geçmiş olsun" dedim. O da "off, poff, ne çekiyorum ben bunlardan" gibi bir mimikle cevap verdi.

Buket içerdeyken abiyle sohbet ettik. O kadar akıllı bir çocuktu ki benimle yaşıtımmış gibi konuştu. Aşının aslında çok yakmadığından, ama yine de korkulduğundan konuştuk. "Ne zaman öğrendiniz aşı olacağınızı?" diye sordum. "Hemen şurda, köşeyi dönünce" dedi. "Ne yaptın öğrenince?" dedim "Ağlamaya falan başladık-önemsizleştirmeye çalışıyor :)-, ama ben çok ağlamadım" dedi. Erkekliğimize laf gelmesin de :)

Belki insan başına gelince anlayacaktır. Belki bu işler o kadar da olay değildir. Yaşayınca göreceğiz. Ama bu çocuklar büyük. Konuşsan laftan anlarlar. Hem 2 kişiler, birbirlerinden güç alırlar. O ailenin o aşı gününü farklı yaşama şansı yok muydu? Bence vardı. Böyle bir şoka ne gerek var. Kim çok korktuğu bir şeye o kadar hazırlıksız yakalansa o şekilde tepki verir. Kaç yaşında olursak olalım bizi tedirgin eden, korkutan şeylerle karşılaşıyoruz. Ben mesela bazen dişçiye gitmek için önceden kendimi beyin olarak hazırlamaya ihtiyaç duyuyorum. Karşımızdaki çocuk olunca onların duygularının neden farklı olacağını ya da önemsiz olduğunu düşünüyoruz ya da basitçe neden hiç düşünmüyoruz? Zaten olmayacağını düşünüyorum ama yine de olur ya Ela'ya böyle bir şey yaşatırsam tüm sorumlusu benim. Anne olarak şimdiden üzerime alıyorum.

Burada doktorun olaya müdahil olmayan tavrı da aslında içimi sıktı. Bence müdahale etmeliydi. Bu şekilde bir olaya izin vermemeliydi. Tam doktor içime siniyor derken...Gerçi kızım da aşı oldu dün ve ona çok yumuşak davrandı. Hatta o sakinleştirdi güzel kızımı ağlarken.

Dünkü doktor maceramızı böylelikle aktarmış oldum. Ela'yla ilgili kısmı farklı bir postta yazacağım.

10 Haziran 2010 Perşembe

neler oluyor bize?



söyle bakalım beyaz prenses? neler oluyor?


gerçekten merak ediyorum, bize neler oluyor, daha doğrusu kızıma neler oluyor?3 aydır 1 gece sektirmeden 19:30, bilemedin 20:00'de uyuyordu kızım. Benim çalışmaya başlamamla birlikte kıvrak bir hareketle (hala takdir ediyorum kendisini) uyku saatini 20:00-20:30 arasına alıverdi. Açıkçası sevindim. Yaklaşık 1 saat daha fazla vakit geçiriyoruz böylece.
Geceleri de gazlar yüzünden deliksiz uyuyamıyordu ama en fazla 2 kez uyanırdı. şimdiyse güzel kızım yine uyku saatinde uykuya dalıyor ama yatağa yatırma problemimiz oldu. dün gece de bu gece de herhalde en az 7-8 kez yatırdım, 1 dk geçmeden açtı gözlerini. Kucağıma almamak için, yatağında tekrar dalsın uykuya diye çok çabalasam da başarılı olamadım. (o küçücük yatağa tepetaklak girerek yanına yatmaya çalışmak dahil)Kucağıma alır almazsa tekrar uykuya dalıyor. Gece ise 1-1,5 saatte bir uyanıyoruz. Bazıları gaz yüzünden, onu anlıyorum. Ama hepsi mi? Uyanınca da meme vermemek için uğraşıyorum biraz ama mümkün değil ne yazık ki. Dün gece ilk uyanışında uyuttuktan sonra rezene yaptım. Bir sonraki uyanışında meme yerine vereyim diye. Elbette ki yine uyandı. Onun yanına gitmeden mutfağa koştum. Sıcaklığı tam kıvamına gelmiş rezeneyi hevesle kaptım. Hatun birkaç damla aldı sonra almadı. Memeyi alana kadar da sakinleşmedi.
Nedir bu durum, ne kadar sürecek bilemiyorum. Kimi diş diyor, kimi çalışmaya başlamanla alakalı diyor. Belirgin bir çözüm yok gibi. Bekliyoruz, göreceğiz...
Kızımı uyuturken hep aklıma yandaki fotoğrafı getiriyorum. 2 gündür de yatağına yatırırken yapıyorum aynı şeyi. "secret" hesabı :)

31 Mayıs 2010 Pazartesi

pazar keyfi...

güzel geçen günlerden sonra yeterince şükredebildim mi acaba diyorum kendi kendime. dün de öyle geçen günlerden biriydi. kızım hareketlendi, yaklaşık 1 aydır gazlar artık terk-i diyar eyledi bizi. artık sadece geceleri musallat oluyorlar bize ama üzülmüyorum artık. korkmuyorum da. gündüzümüz rahatladı ya geceler de düzelecek.

kızım ağlamayınca günler pek bir keyifli oluyor. dışarı çıkmaktan korkmuyoruz eskisi kadar. tabi yine uykusuna dikkat ediyoruz, zira uykusuzluk çok üzüyor bebeğimi.

pazar günü yine çok erken uyandık. saat 6 bile olmamıştı daha. olsun, kızım erkenci, annesine çekmiş ama onun sınırlarını da zorluyor :) kızım ilk uykusuna rahatça daldı. o sırada anne ortalığı toparladı. sonra kızım uyandı, gidip babayı uyandırdık.
Yeni maharetlerimizi bir bir gösterdik babaya.





sonra kahvaltıya davetliydik. Kızımın Sedef Ablasına gittik. Ne güzel oldu. Babalı kızlı bir de güzel fotoğraf çektik. Böyle günlerimiz çok olsun. Ya da babamın sıkça dediği gibi "en kötü günümüz böyle olsun"




günümüzün ikinci yarısı da çok keyifliydi. IKEA'ya gittik. Kızıma bir kaç parça eşya aldık. Sanırım Ela 3 ay civarındaydı. Bir pazar günü heves ettim, bebek eşyaları satan bir mağazaya gittik ailecek. Planıma göre ben sakin sakin ürünlere bakacaktım. Ela arabasında oturup etrafına bakacaktı. Herşey yeni ya, çok ilgisini çekecekti. Sonra da sakin sakin eve dönecektik. Ama olmadı. Güzel kızımın mağazaya girmemizle ağlamaya başlaması bir oldu. Babası aldı kucağına, ne yaparsak yapalım sakinleştiremedik. Mağazadan çıkışımızı yani kaçışımızı düşündükçe hala gülerim. Pazar günü o günlerin artık bittiğine emin oldum. Sıkıntımız yine olabiliyor ama o susmaksızın ağlamalar yok. Çok şükür...Bugünümüze bin şükür...

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Bir ayrılık hikayesi

Cuma günü anladım. Biz ayrıldık. Aynı toplantıdaydık, yan yana oturduk, sanki sadece tanışıyorduk. Konuştuk gibi. Birbirimize, içimize dokunmadan. Gözlerimize bak(a)madan. Ayrılığımız alıştıra alıştıra oldu, fazla acı çekmedik -sanırım-. Ayrılık sürecimiz yaklaşık 2 yıl sürdü. Önce şaşkındım, sonra kızgın ama en çok kırgın. Buna rağmen çabaladım. Hemen bırakmadım O'nu. O da çabaladı, gördüm. Ama olmadı. İnsanın içi bir kirlenmeyegörsün, ne yaparsan yap temizlenmiyor işte. O yüzden işte emin olmadıkça kimseye karşı kirletmemeli insan içini.

Eksildik birbirimizin hayatından. Şimdi iyi mi oldu? Peki bundan öncesine n'oldu? Yok mu oldu? ayrılığın zorluğu da işte bu zaten. Yaşadıkların, paylaştıkların kalıyor aklında, kalbinde. Ara ara çıkıyor meydana. Bende bir iç çekme ihtiyacı oluyor. Onda ne oluyor bilmem.

İnsanın dostundan ayrılması da zormuş. Sevgiliden ayrılmak gibiymiş. Ağırmış, insanın içini acıtırmış...

"zaman artık sensiz akıp gidiyor
senden habersiz, sessiz"

18 Mayıs 2010 Salı

bana bir haller oluyor

dün gece saat 00:00 sularında kızımı emzirdim. Gazları hala devam ettiğinden dolayı doktor bir arkadaşım (dün 1 aylık kızını gördüm, ne tatlıydı, esmer güzeli) bir ilaç önerdi, dün onu aldım. Emzirirken de gaz yüzünden bir türlü kesintisiz şekilde sabahı edemediğimiz için emzirdikten sonra ilaçtan vermeyi planladım. Kızımın emmesi bitti, yatağına yatırmadan ilacı vereyim dedim. O sırada Mehmet aceleyle içeri girdi. "Boşver ilaç falan verme, kendi geçer zaten" dedi. Ben de "iyi madem, vermeyelim" dedim. Sonra yattım. Saat 04:30'da kızım ıkınarak uyandı. Emmek ister ememez, altını açmaya çalışırım ağlar. Öyle böyle derken saat 06:30'da tekrar uyutabildim. Ama tabi ilacı vermediğime de pişman oldum. İlacın işe yarayacağından emin olduğumdan değil ama en azından deneseydim keşke dedim. İçten içe de sitem ettim Mehmet'e.

Sabah Mehmet hazırlanırken 04:30'daki macerayı anlattım. "Sen niye verme dedin ki, versek belki rahat ederdi" dedim. O da bana şaşkın şaşkın bakarak "İlaç mı verecektin? Ben öyle birşey demedim ki, hem o saatte uyuyordum zaten ben." dedi. Artık şaşkın şaşkın bakma sırası bendeydi :)

Ne oldu hala anlamış değilim. bazen gece emme faslı sırasında bana bir uyku bastırıyor. Belki emzirirken uyudum, rüya gördüm. Sonra da onu gerçek sandım. Hala şaşkınım...

Hayır olsun diyelim, aklımıza mukayyet olalım :)


Bu arada artık bir kangurumuz var. arabasında durur mu, durmaz mı derdimiz kalmadı. daha rahat sosyalleşiyoruz. Ela mutlu, anne mutlu, baba mutlu. Heyooo!!!!

6 Mayıs 2010 Perşembe

işe dönüş telaşı

ilk aylarda akşam olmasına, günlerin geçmesine sevinirken zaman ne kadar da yavaş geçiyordu. sanki geçmiyordu. kahve falı bakarken adettir ya, tabak fincanın içine akıtılır. en son 1 damla asılı kalır. sallanır, sallanır, bir türlü damlayamaz fincana. işte sanki o damlanın içindeydik aylarca. o günlerde bu hissin daim olmayacağı, hatta iznim biterken günler bitmesin diye dua edeceğime emindim. işte o günler geldi. yani hızlı geçen günler. işe başlamak için geri saymaya başlayınca bitmesin istiyorum günler. ya da gün geçsin de, takvim ilerlemesin. off ne bileyim, bunları yazmamın ne anlamı varsa. sanki yazınca olacakmış gibi. "hmm, takvim ilerlemesin dedi, tamam o zaman 2 hafta günler geçsin ama ilerletmeyelim takvimleri"
gaz sıkıntılarımız hala var. bıraktığımda da olacak. artık kabullendim. bizimki böyle bir bebek. günler bu hafta şöyle ilerledi. anne olan kişi yani ben bir an "ya ben işe başlayınca ne giyeceğim?acaba eski kıyafetlerim bana oluyor mudur?" diye düşündü. eski kıyafetler ortaya çıktı. geçen sene bu ayları hamile olarak geçiren anne kişi 2 senedir giymediği yaz kreasyonlarını özlemişti. heveslendi. ne var ki hiçbir pantolon, gömlek ya da etek aynı özlemi taşımıyordu. anneyi reddettiler. anne hiçbirinin içine giremedi. daha doğrusu zorlayıp girdikleri oldu ama bünye nefessiz kalmaya başlayınca onları da kendi rızasıyla çıkardı.

hal böyle olunca alışveriş yapmaktan hiç de hoşlanmayan ben 2 gündür kendime işte giyecek birşeyler almaya çalışıyorum. ela'yı emzirip çıkıyorum. bakıcısı aktivite zamanını geçirtiyor, sonra uyutuyor ve uyanınca beni arıyor. eve dönüyorum ben de. kızımın keyfi fena görünmüyor aslında ama bende hafiften bir vicdan oldu dün akşam. hiç ilgilenmedim kızımla, 2-3 kıyafetin peşinden gittim, kızımı bıraktım diye. anlatmak istediğim bu duygu değil aslında. işe başladıktan sonra ne hissedeceğim? bu sorunun cevabını da bilir gibiyim de hislerimle nasıl başedeceğim bunu merak ediyorum. kendimi hep şu cümleyi kurarken buluyorum "sen ne ilk çalışan annesin ne de son. herkes nasıl yaptıysa sen de yapacaksın. bir düzen kuracaksın" inşallah diyorum tüm kalbimle....

kıyafet olayına gelince; bir kaç parça şey aldım. beni bir süre idare eder. ama işin kötüsü ayaklarım da büyümüş. canımı acıtıyor o güzelim ayakkabılarım. hiçbirinden ayrılmak istemiyorum. yeni almak da istemiyorum. aman neyse, bu olsun tek derdimiz :)

5 Nisan 2010 Pazartesi

03.04.2010-Normale dönüş

Bu duyguyu Ela geldikten sonra hiç hissetmemiştim. Bu duygunun adı "normale dönüş hissi". Kızımı kısa sürelerle evde bırakıp dışarı çıktığımda insanlara şaşkın şaşkın bakar oldum. Normal hayatlar yaşıyorlar diye özenir oldum. Sakin sakin yürümeler, alışveriş yapmalar, banklarda oturmalar. Hiç olmayacak gibi geliyordu bunlar bana. Belki sakin sakin yürümeler yine eskisi gibi olamayacak ama artık daha rahat sosyalleşebileceğiz sanırım. C.tesi gününden beri ümitliyim artık.


C.tesi sabahı kızım ilk uykusunu uyuduktan sonra babaanneye kahvaltıya gittik. 2. uykumuzu orada uyuduk. heryer çok farklı eldi kızıma. oraya, buraya bakmaktan bir türlü dalamadı, huzursuzlandı. yine de kısa da olsa bir uyku uyumayı becerdi. kalktığında keyifliydi. sonraki uykumuzu halamızın yatağında uyuduk. uyuduk diyorum çünkü kızım uyuyunca yanına uzandım. uyumuşum. meğer ne keyifliymiş anne-kız uykusu. evde hep yatağında uyuduğu için bu keyfi yaşama şansım olmamıştı. tadına doyamadım.

sonrasında havanın güzelliğini fırsat bilip dışarı çıktık. kızım arabasından niyeyse çok hazetmiyordu. genelde eve dönüşümüz Ela kucakta, araba boş şekilde oluyordu. bu sefer öyle olmadı. kızım pek keyiflendi, keyiflenmekle kalmadı yürüyüş esnasında uyudu. uyandığında sürekli gülücükler aıyordu etrafına. bundan cesaret alarak dışarda bir yemek yemeye niyetlendik. durur mu durmaz mı derken melek kızım yemek boyunca etrafını izledi, bize baktı güldü, güldü, güldü...

çok sevinçli bir şekilde eve döndük. saat 19:00 olmuştu. güzel kızım karnını doyurdu ve sakince gece uykusuna geçti.

harika bir gündü. güzel kızıma pek çok teşekkür ve de çok şükür :)