11 Mayıs 2014 Pazar

Anneler günü ve yine aynı can sıkıntısı

Yine bir anneler günü. Tüm hafta gözün gördüğü, kulağın işittiği her yerde bir anneler günü çılgınlığı ya da daha doğrusu hoyratlığı. Sanki bu ülkede hiç annesi olmayan çocuk, çocuğu olmayan anne yokmuş gibi. Oysa bu basit tüketim pompalamasının şanslı olup da çocuğu, annesi yanında olanlara hiç faydası yok. Çünkü onlar için birbirlerinin varlığını hissettikleri her an özel, bunun farkında olduğumuz her an bir kutlama. Çocuğu yanında uyanan her anne için, bu sabah da diğerleri gibi sevinçli bir bayram sabahı.

Son bir hafta içinde bir tane daha mutfak aleti, kolye ya da "annenize sevginizi göstermenin en güzel yolu" olarak işaret edilen herşeyden daha fazla satabilmek uğruna burkulan kalpler ve sessizce yaşlanan gözler için çok üzgünüm. Tüm yaşananlar için kendi adıma özür dilerim.

Anneler günü için dileğim, hiçbir çocuğun annesiz, hiçbir annenin de çocuksuz kalmaması. 

Ülkem içinse dileğim; sevincimizi, mutluluğumuzu, farklı hissedenlerin de olabileceği bilinciyle; zerafet, içtenlik ve sadelikle kutladığımız günleri görebilmek...


 

20 Şubat 2014 Perşembe

Yine aynı soru "bebeğim nasıl uyusa?"

İşte dönüp dolaştım, yine aynı soruda takıldım! "Alya nasıl uyuyacak?" Oysa ne emindim kendimden. Öyle ya birçok metot denemiş, sonunda bir yol tutturmuş, bundan da son derece memnun olmuş biriydim. Baya tecrübeliydim kendimce. Sorulduğunda eşe, dosta akıl vermişliğim de olmuştur haddim olmayarak. Fakat Alya tarafından ters köşeye yatırıldım. Kafamdaki koca soru şu: "Nasıl olur da bir çocuk memede uyumaz?" Nasıl olur ya bu inanamıyorum hala. Bu arada tabi Alya kendi etrafında dönmeye başladı başlayalı "valla harika, bırakıyorum, yatağında uyuyor" rüyası sona erdi. Ela'yı memede uyutmayı uzun süre reddedip, sonunda başka çarem kalmadığından 2 yıl o şekilde uyuttuğumdan bende oluşan düşünce şuydu: Her bebek zaten rahatça memede uyur, ama anneler bunu tercih etmeyebilir şeklindeydi. Alya doğmadan, onun bakımına yönelik kafamdaki en net şey onu nasıl uyutacağımdı. Tabi ki memede. Çocuğun adı bile belli değildi doğduğunda ama memede  uyuyacağı belliydi :)

Ve birkaç aydır gerçeği öğrendim. Meğer her çocuk memede uyumuyormuş. Valla şaşkınım. Soru çalışmadığım yerden çıktı. Şu anda ağır işçi gibi kucağımızda sallıyoruz kuzuyu. Ama tabi arkadaş ağırlaşıyor, bizdeki kol kası da belli yere kadar idare eder durumu. Memede uyumak da öğretilmiyor ki kardeşim! Şu an izlediğim yol uykusunun iyice gelmesini beklemek, sonra da emzirmek. Ela'da ilk başta itinayla kaçındığım ama sonra çok rahat ettiğim bu yolu Alya'ya öğretmeye çalışacağım kırk yıl düşünsem aklımda gelmezdi. Bakalım bu maceranın sonu ne olacak?


8 aylık Alya hakkını isteyince...

Valla ne yalan söyleyelim işler karıştı biraz. Alya kuzu 8 aylık olana kadar hissetmemiştik bunu. Beklemesi gerekirse çünkü -nasıl beceriyordu bilmiyorum ama- beklerdi. Fakat en son geçtiğimiz haftasonu "artık bu kadar yeter!" dedi ve hakkı olan anne kucağını ısrarla istedi. Öyle olunca bizde dengeler şaştı. Çünkü önceden Ela "Anneeeee, gelir misin, vırtımı giydirir misin, zırtımı kaşır mısın, şunu bardağa koyar mısın, bunu pişirir misin?" dediğinde Alya'yı ana kucağına ya da yere koyar, eline bir oyuncak verir, işimi hallederdim. Ama artık öyle bir dünya yok. Çünkü Alya tercihlerinde, isteklerinde net ve ısrarlı. O an annenin kucağında olmak istiyorsa, bunu o an istiyor ve başka bir kucak değil anneninkini istiyor. Eğer istediği olmazsa da dünya başına yıkılıyor. Bu elbette olması gerektiği gibi. Şaşkınlığım bizi daha önce alıştırdığı rahatlık yüzünden. Hal böyle olunca geçtiğimiz Pazar işler biraz kilit oldu. Anne bir tarafa, baba bir tarafa koşturup durduk. Akşam 9 gibi gün kızlar için bittiğinde, bizim üzerimizden de tır geçmiş gibiydi. Sonraki haftasonu Allah'tan halimize acıyan annem ve babam sürpriz yaptılar da insanlıktan çıkmadan bir haftasonu geçirdik.

Kuzunun hakkını istemesi elbette hayata katılmasının işareti. Çok da seviniyorum bir taraftan. Ne istediğini anlatabilen, tercihlerinde ısrarlı biri oluyor. Kısaca ailede biri daha olduğu artık daha net hissediliyor. Artık etkisiz eleman değil, hayatın içinde bir insan yavrusu. Bununla birlikte Ela da çok şükür sakinledi sayılır. Bu cümleyi ne zaman kursam etrafımdan mutlaka bir karşı argüman duyuyorum. Onlar da haklı olabilir. Ama başlangıç noktamızı düşündüğümde şu anda ulaştığımız durum muhteşem. Artık bir kardeşe sahip olmak normalleşti. O'nun bakıma ihtiyacı olduğunu kabul ediyor, gerekli durumlarda annenin ya da babanın varlığından feragat edebiliyor (tabi kuralları ve sabır sınırları var; misal uyku saatinde anneden vazgeçmek mümkün değil hala-bu noktada zaman geçip Alya da tercihini benden yana kullanırsa ne halt edeceğimi bilemiyorum:)), kardeşini seviyor, fiziksel zarar riski en aza indi gibi gibi. Bunun yanında sahalarımızda görmek istemediğimiz hareketler olmuyor mu? Beni çaresiz bırakıp gibi deli dana gibi bağırtmıyor mu? Evet, yapıyor ama çok seyrek. Bu hareketleri de gördüğüm kadarıyla en başta ilgi çekmek için , sonra da canı sıkıldığı için yapıyor. Bunun yanında Alya bir abla delisi; abla evdeyse mutlaka onun yanında olmak istiyor, O'nu görünce sevinç çığlıklarının, kahkahaların ardı arkası kesilmiyor. Ela da bu ayrıcalıklı muamelenin fazlasıyla farkında ve gayet memnun. Zamanla herşey daha keyifli olacak, çok umutluyum. Sonuçta kendi küçük, baş etmeye çalıştığı duygu çok büyük, aldığı yol ise bence çok.

Güzel günler göreceğiz, güneşli günler....

2 Aralık 2013 Pazartesi

Yine yeniden


Ve bitti.
Hayatımın en keyifli yazlarından biriydi. İkinci kuzu kucağımda, birincisi kelimenin tam anlamıyla tepemde.
Aynı anda hem kızların anası olduğum, hem de güzel annemin 2 ay yanımda kalmasıyla anasının kızı olduğum zamanlar. Yani hem anne, hem de çocuk olmak; ne lüks! 
Alya kuzu doğalı 5 ay oldu. Ağırdan aldık oryantasyonu biraz ama artık alıştık. O hayata, biz de ona. 
Ve keyifli günlerin, gevşek zamanların sonu geldi. Ela'da çok bunalmıştım, işe başlamak kurtarıcı olmuştu. Şimdi ise "dur ya, daha karpuz kesecektik" diyor içim. Yetmedi yani. Sürekli bu şekilde yaşamak beni mutlu etmez, farkındayım. Ama bir süre daha fena olmazdı.
En çok özleyeceklerimden biri; Ela'yla sabah okuluna elele yürüdüğümüz o 10 dakikalık zamanlar. Bir yere yetişmek zorunda olmadan, ondan, bundan konuşarak, gülerek, şarkı söyleyerek geçirdiğimiz zamanlar. Ne garip! Cuma'dan beri kıymete bindi o yürüyüşler. Peki o 10 dakikalık zamanlarda, şu an yanaklarımdan akan gözyaşlarımda gerçekten ne saklı? Neyi kaybedeceğimi düşünmek üzüyor beni? 

İlk doğum iznimden dönerken endişelerim  üzüntümden büyüktü. Ela'nın uykusu, yemeği, süt sağma, çocuğun bakıcıyla kalması; hepsi yeni ve büyük endişelerdi benim için. Şimdi ise aklımda ne Alya'nın uyku saatleri, ne uykuya nasıl dalacağı, ne de yeme düzeni var. Sadece Ela'yla elele yürüyüşlerimiz ve küçük kuzumla yan yana yattığımız, konuştuğumuz anlar, onun bana "bir şey söyle de güleyim" der gibi bakışları ve küçük elleri var. 
Bu sefer stresli değilim diyordum. Gerçekten değilim. Üzgünmüşüm, farketmemişim...



25 Kasım 2013 Pazartesi

Performans Odağımız ve Göster Hant'ın öğrettiği

Göster Hant Ela'nın tabiri. Öyle duymuş, öyle söylüyor. Anlattım ama değiştirmedi kuzu. Göster Hant dediği Göster Anlat yani, hani şu anaokullarında çocukların evden eşya getirip arkadaşlarına anlattıkları etkinlikler.

Her hafta Cuma günleri bir sonraki haftanın ders programını gönderiyor okulumuz. Geçen haftanın programının bize bir şekilde ulaşmaması bu hikayenin başlangıç noktası oldu. Her gün bir çocuk Göster Anlat yapıyor ve bu ders programından takip edilebiliyor. İstenen o ki, veli ders programına bir zahmet baksın, çocuğunu ertesi güne hazırlasın. Ben ders programının bana ulaşmadığını Pazar günü farkettim ama yapacak bir şey yoktu, P.tesi sorarım dedim. P.tesi sabahı da sormayı unuttum.

O gün akşam Ela'yı almaya gittim. Dönüşte konuşuyoruz. Dedi ki "biliyor musun, bugün benim Göster Hant'ım vardı." Bunu duyduğum ilk anda hissettiğim duygu "panik"ti. "Ne bugün mü?" dedim, kendime kızdım içimden, okula kızdım. İçimde bunlar olurken hızla sordum. "Peki sen nasıl öğrendin, ne anlattın, nasıl geçti?" Öyle ya "ya güzel geçmediyse?" Ela rahatça, mutlu şekilde anlattı. "Sabah öğretmenimiz dedi ki, bilin bakalım bugün kimin Göster Hant'ı var? Ela'nın!!!" Korkarak sordum "eee, sen ne yaptın?" Beklediğim cevap "eyvah , n'apacağım şimdi, hazırlık da yapmadım" falan demesiydi. Fakat kızım aklımı başımdan alan ve o günden beri üzerinde her gün düşündüğüm şu cevabı verdi. "Havalara zıpladım" Yani benim tahmin ettiğim gibi bir panik, gerginlik, korku, hazırlanamamışlık duygusu yoktu. Sevinç vardı, coşku vardı. Öyle ya, havalara zıplamıştı. "E peki ne anlattın?" dedim. O gün oyuncak günüydü, onun için götürdüğü oyuncak telefonu anlatmıştı. İşte bu kadar.

İşte o andan itibaren şunun daha çok farkındayım artık. Ben yetişkin dünyamda performans odağıyla yani "bir şeyleri iyi yapabilmek kaygısı" ile yaşıyorum, o ise çocuk dünyasında "birşeyleri yapabilmenin coşkusuyla" yaşıyor. Bir şeyi yaptığımızda sonuç eğer iyiyse(kime göre?) kıymetli oluyor, bir şeyi sadece yapmak, yaparken aldığımız zevk, gösterdiğimiz çaba yokmuş gibi oluyor. Önemli olan ortaya çıkan sonucun beğenilmesi ve mümkünse hatadan uzak olması. "Başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" iç seslerimi koçluk deneyimlerim içinde ne kadar da net duymuştum. Ama tabi bunu görmek bir adım, çözüm değil. O sesler bünyeye o kadar işlemiş ki bazen sadece bir seçenekten daha güçlü oluyorlar, tek sesin oluyorlar ve başka seçenekleri farketmiyorsun. Ben farketmemiştim; ta ki bir çocuk, benim doğurduğun 4 yaşına henüz basmamış çocuk benim "eyvah" dediğim bir olay karşısında sevinçten havalara zıpladığını söyleyene kadar. Bu sesleri benim bundan sonraki ömrümde duymamam mümkün değil. Hep duyacağım, onlar hep benimle olacak. İsteğim konuştuklarında bunu fark etmek ve sonra hangi sese göre davranacağıma karar vermek. Yani SEÇENEKLERİMİ görmek.

Ela ve Alya için ise istediğim büyüdüklerinde "başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" seslerini çok da fazla duymayacakları bir çocukluk geçirmelerini sağlamak.

1 Ekim 2013 Salı

Alya demek ferahlık demek...

Alya gökyüzü demek.
Gökyüzü ise bence ferahlık demek. 
Içim sıkıldığında başımı kaldırır bakarım gökyüzüne. Mavi, beyaz, lacivert, bulutlu, bulutsuz, herşeyin üstünü örten engin bir çatı gibi. İçime ferahlık verir. Ve benim bu güzel kızım da öyle oldu. Ferahlık verdi bana, hepimize. Ne yalan söyleyeyim; hiç böyle bir bebeklik hayal etmemiştim. Süper düzenli, sıkıntısız bir bebek falan değil aslında. Ama hepsi dozunda. En zor dönemi 40'ı çıktıktan hemen sonra yaşadık ki bu geçtiğimiz haftalara yani 3 ayını doldurana kadar sürdü. Gündüz uykusu hiç uyumadı, hala çok iyi değil, gaz sıkıntısı oldu. Bir dönem de kolik ağlamaları oldu. Akşam 7-9 arası. En zoru da bunlardı çünkü o saatlerde Ela da evde ve uykusu iyice gelmiş oluyordu. Ve tabi anneden başkasına tahammülü olmuyordu. Kucağımda katılarak ağlayan Alya, ben O'nu teskin etmeye çalışırken kucağıma tırmanan, kardeşini bacaklarından aşağı çekmeye çalışan Ela o dönemin unutamadığımız fotoğraflarından. İyi ki o dönemde anneanne ve dayı desteği buradaydı.

Bunlar elbette olacaktı. Ben daha kötüsüne bile hazırdım. Ama çok şükür bu kadarla geldi geçti. Şimdi anlıyorum Ela'da gaz yüzünden yaşadıklarımızı anlattığımda bazı gözlerdeki "bizde de oluyordu ama biraz abartıyorsun galiba" diyen bakışları. İlk tecrübemiz olsaymış bu ben de anlamazmışım. İnsan yaşadığıni referans alıyor haklı olarak. 

Bu kuzu gündüz uyumasa da ağlamıyor. Çok uykusu gelince mızmızlanıyor çoğunlukla yatağına koyuyoruz ve kendisi uykuya dalıyor. ( Allahım inanamıyorum! Bu cümle gerçekten bana mı ait?) bazen de kucakta uyumak istiyor. Çoğunlukla 15 dk ve 45dk arasi,  bazen de 2 saat uyuyor. Ela bebekken, ağlamadan geçirdiğimiz günleri sayabilirim. O kadar az ve belirgin benim hayatımda. Alya'da ise çok ağladığı günleri sayabilirim çok şükür. 

Nedense başkalarına hep hayatımızın zor taraflarını anlatmak hoşumuza gider. İşimiz olmasa da " çok yoğunum, sorma" denir, yaptığımız işler hep çok zorlar bizi. Çocuk sohbetlerinde genelde zorluklardan dem vurulur. Vasfiye Teyze'nin dediği çok doğrudur "aslında herkesin hayatı iğrençtir, yeter ki doğru açıdan bakmayı bilelim" :) Bugün başka bir açıdan bakıyorum. Allah'a çok şükür 3 ayımız çok güzel geçti. Aklımda da čok güzellikler kaldı. Bundan sonraki günlerimiz de öyle olsun inşallah. 

Tüm sahip olduklarım için sonsuz bir şükür duygusu hissediyorum.

Teşekkürler...



13 Ağustos 2013 Salı

Pedagog bulusmamiz

Arada bir postum daha var aslinda bir durum tespiti yaptigim ama onu yükleyemedim ne yazik ki. 
Neyse...yaklasik iki hafta once Ela'yla daha önce de ziyaret ettigimiz pedagogumuz ile görüstük. Ana konumuz pek tabi Alya'li yasama alisma dönemimizdi. 1 saatin sonunda bir ferahlik hissettim. Görüşmenin sonucu şu: yaşadiklarimiz normal, hatta Ela'nin tepkisini belli etmesi sağlıklı ve biz de aslında iyi idare ediyoruz. 
Detaylara gelince; Beni en çok rahatlatan Ela'nin yaşadıği krizli dakikalar aslinda sınırlarının içine girebilme denemesiymiş. Yasadigi seyin herhangi bir travmatik durum olmadigini dakikalar icinde sona ermesinden anlayabilirmişiz. Aksi taktirde saatler süren ağlamalar, kendine ya da başkalarına zarar verme durumları olabiliyormuş. 
Çocuğun tepkisini belli etmesi sonraki fırtınaları engelliyormuş. Gerçi bence şu anda yaşadıklarimiz da kuvvetli bir fırtına sayılır ama belki de bizi ilerdeki bir kasırgadan koruyordur. Çocuğun tepkisini ifade edememe durumunda zona çıkaran, saçı dökülen çocuklar bile olabiliyormuş. Aynı yetişkinlerde olduğu gibi yani. 
Kardeşle temasta "aşırı korumacı" bir pozisyona girmemek önemli. Bu çok kez deneyimlediğim bi durum. Alya'yi eve ilk getirdiğimizde bu çok zordu, yapamadık bence ilk 2 hafta falan. Ama şu anda biz daha sakin olabiliyoruz ve Ela da bence bu sakinliği görünce daha normal davraniyor. Mesela kucağına vermeye başladık bir haftadır ve o bile çok şey farkettirdi. İncitmemeye çalışıyor, nazik davranmaya gayret ediyor. Bugünlerde biraz rahatladık. Tabi benim kızımın sağı, solu hiç belli olmaz. Her durumda temkinliyiz o yüzden. 


Bu dönem "siyah-beyaz" dönemiymiş. Yani biz bütün bir günü Ela'yla geçirebilirmişiz onun gönlünü hep hoş ederek, bundan tabi ki cok mutlu olurmuş. Ama kardeşinin varlığınin ona sıkıntı hissettirdiği tek bir an olsun hemen bir kriz çikarabilirmiş. Yani " bak seninle şunları şunları yaptık, şimdi izin ver de rahatça kardeşinle ilgileneyim" cümlesi bu kuzuların mantığında henüz tanımlanmamış.
Bir de neredeyse her konuda bir inat söz konusuydu. Bunu konuştuk. Ela zaten 3,5 yaşın alabileceği tüm kararları alıyor hayatıyla ilgili. Hatta bazen bununnfazla olduğu, kızıma gereğinden fazla yetişkin muamelesi yaptığım  söyleniyor.  Görüşmeden çıkardığım sonuç şu: sınırlarımız olduğu sürece çocuğa alan bırakmamızın hiç bir sıkıntısı yok. Çocuk ilk önce kardeşinin gidici mi, kalıcı mı olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Kalıcı olduğunu farkettiğinde de iç sesi şöyle diyormuş: "madem bunu kontrol edemiyorum, o zaman diğer herseyi ben kontrol edeyim" bizdeki duruma baya uyan bir açıklama.

Yaziyi bitirmem 1 ay aldi, yani bitirememem. Aslinda bir bu kadar daha yazmistim ve bir de baktim; püfff, hepsi uçuvermis. Daha fazla zorlamayalm. Kismet bu kadarmis.