işte bugün o gün güzel prenses;
içimden çıkıp kollarımın arasına, koynuma gireceksin,
kokumu alıp, kokunu bırakacaksın
yeniden bir olacağız...
evden çıkmamıza birkaç saat kala biraz heyecanlı, biraz endişeli ama herşeyden öte çok hevesliyim bebeğim. Yanaklarını çok özledim, o sıcak, yumuşak yanaklar. Allah inşallah kısmet etsin sağ salim ablanlara ve babana kavuşmayı.
Güzel kuzum; ben sana bir hamilelik günlüğü yazamadım. Ela için bir küçük defter tutmuştum. Alya için bu blogta birkaç yazı var ama senin için çok az yazabildim. Bu sefer ilk 3 ay fiziksel olarak baya yıpranmış hissettim; sonrasında da akşamları uyanık durmaya dayanamamak ve yoğun iş temposu derken yazamadım kuzum. Ne olur kusura bakma. Bunu inşallah değiştireceğim ama birbirimize kavuşacağımız bugün; halimi kısaca ileteyim sana.
Bugün 38.haftanın tam dolduğu gün. 38 + 0 diyorlar buna gebelik terminolojisinde. Bugün itibariyle tam 20 kilo almış durumdayım. 79 kiloyum :) Baya korkutucu bir durum aslında ama içimde zerre endişe yok bu konuya dair. Benim stilim bu çok kilo alırım, küçük çocuk doğururum, 6 ay - 1 sene içinde de fabrika ayarlarına dönerim. İnşallah bu sefer de böyle olur. Son iki ayı zor geçirdik kuzum. Çok aşağıya indin, kasıklarımdaki baskı zamanla ağrıya döndü, biraz konforsuz bir dönemdi. Son ay ise iyiden iyiye sıkıntıdaydık. Yatmaya çalışmak, reflü yüzünden yatamamak, uzun oturmaya çalışıp dinlenmek derken geçti günler. Bir de göğsümün altında ayağınla mı dizinle mi dirseğinle mi yapıyorsun bilmiyorum, ittire ittire canımı müthiş acıttığın bir yer var. orası olmasa sanki herşey rahatlayacak. Neyse kuzum maksadım şikayet etmek değil de, kayda geçsin istediğimden yazmak istedim. Seninle gelen herşey başımızın tacı. dert edilecek büyük bir şey değil.
Evet kuzum şimdi yavaştan hareketleniyoruz. Sen sakın tedirgin olma. Öğleden sonra kollarımdasın. Herşey herşey güzel olsun....
15 Ağustos 2016 Pazartesi
1 Haziran 2016 Çarşamba
Rüyalarımın gül kokusu
2015te 3 yazı yazabilmişim
2016 skorum ise bu yazıyla 1 olacak...Bu durum beni üzüyor, çünkü kayda geçirmediğim her an sanki uçuyor gibi. Oysa öyle çok anım var ki, uçmasın kalsın istediğim...
Bloğun adını doğru koymuşum, onunla başlamak iyi olur belki. Hayat normal akış içinde zaten değişiyor, hayat, yaşantımız, biz, ben değişiyoruz. Bir de hayatın normal akışını değiştiren şeyler oluyor, büyük şeyler, beklenmedik sürprizler
31.Aralık.2015 öğlene doğru hayatımın asla hayal edemeyeceğim şekilde değiştiğini öğrendim. Hamileydim. Korku, heyecan, endişe ilk duygular gerçekten karmaşıktı. Gerçek miydi? Değil miydi? Rüya mıydı? Ben, evet bunu dilemiştim biliyorum, karnımdaki o meleğin hayalin kurmuştum ama bu gerçek olabilir miydi? Ben hayalini kurmaya bile cesaret edemeyip vazgeçirmişken kendimi, o kuzu benim çağrı mı duyup gelmiş olabilir miydi?
Evet, olabilirdi, bu gerçekti...
Geçtiğimiz yıl Ekim ayıydı. Blogcuanne'nin üçüncüyü beklediğini öğrenmemle kabarıverdi içimdeki istek. Kendimi çok kez hayalini kurarken yakaladım o anın. Bebek doğduğunda, henüz ameliyathanede bebeği üzerime koydukları, yanağını yanağıma değdirdiği o anın. O sıcacık yanaklar, o büyük şükür hissi, huzur, öyle derin yaşadım ki o hasreti o dönem. Keşke dedim içten içe o sıcacık yanakları hissetsem yine, keşke...Kendimi çok kişiyle "ya bir düşünsene, neden olmasın üçüncü?" sohbetini yaparken; gözlerim dolu dolu o yanakları, o sıcaklığı ne çok özlediğimi anlatırken buldum.
Sonra elbette ki evdeki diğer sıcak yanakları hatırlattı dostlar, haklı olarak, ve hayatımın aslında ne zor olduğunu. Ve haklıydılar. "Sen bir bebek görmeye git, sonra isteğin geçer" dediler. Anneme anlatırken şaka yollu "aman Aknur" dedi her seferinde "çok üzülürüm bak senin için, zaten çok zor hayatın". O'nu üzmemek için herhalde hamile olduğumu en zor ona söyleyebildim sonrasında.
Ve sonra ben hayalimi -açıkçası bu isteğimi ciddiye alıp hayal bile demezdim herhalde o zaman sorsalar- bıraktım gitti. Kendiliğinden oldu. Hayatım gerçekten zordu, tüm gün stresi, temposu yoğun şekilde çalışıyordum, Evde zaten yetemediğim iki harika kuzum vardı. Ve çok şükür ki onlar vardı. Üçüncü çocuk bu temponun içinde elbette çok saçmaydı. Bu yaz itibariyle Alya 3 yaşında olacaktı. Artık istediğimiz gibi gezmeye, tozmaya başlayabilirdik. Her sene bir yurtdışı tatili yapabilirdik, yazın daha uzun tatiller planlayabilirdik.
Sonra yeni yıl kararları verdim kendi hayatım için. Kendi hayatıma odaklanma vakti gelmişti. Yavaşlayacaktım, kendim için dileğim "salına salına yürümekti". Dileğimin bu şekilde gerçekleştiğini düşündükçe gülümsüyorum. Tekrar spora başlama planı yaptım, piyanoyu boşlamıştım, hayatıma yeniden alacaktım bıraktığım şeyleri. 15 günde bir akşam dışarı çıkacaktım arkadaşlarımla. Canlı dinlemek istediğim müzisyenler, gidip görmek istediğim yerler vardı. Bu sene güzel bir sene olacaktı. Ben böyle düşünedurayım bir yerlerden çağrımı duyan ve beni annesi olarak seçen bir küçük ruh bir kaç ay içinde içime yerleşiverdi. Ve herşey değişti...
6 aydır birlikteyiz. Güzel kuzum; büyüyüp bu satırları okuduğunda - Allahım inşallah kısmet eder o günleri görmeyi - zannetme ki iyi etmedin gelmekle. Sen bizi seçtin ya aile olarak, çok mutluyuz biz. Hoş geldin, sefa geldin. Sen öncelikle hayatı kontrolü altında yaşamaya çalışan, hayatı akışına bırakmayı çok isteyip bir türlü beceremeyen anneye harika bir sürpriz olarak geldin. Çağrımı iyi ki duydun güzel kızım. Seninle ilk kavuşma anımızı yaşamak için sabırsızlanıyorum. Hayatımın zor olduğundan dem vuruyor herkes, haksız da değiller. Bence de zor. Ama seninle tamamlanıyoruz biz kuzum. Ben bu hayatta en çok ama en çok anne olmayı sevdim. O yüzden sen bana harika bir hediyesin. Seninle herşey çok daha güzel, çok daha kıvamında olacak. Zorluklar hiç dert değil, sen yeter ki sağlıkla gel.
Üç harika kız annesi olacağım, hala inanmakta zorlanıyorum. Öyle zamanlarda karnımı okşuyorum, er ya da geç işaret veriyorsun "buradayım" diyorsun, "iyi ki oradasın kuzum, iyi ki geldin"
2016 skorum ise bu yazıyla 1 olacak...Bu durum beni üzüyor, çünkü kayda geçirmediğim her an sanki uçuyor gibi. Oysa öyle çok anım var ki, uçmasın kalsın istediğim...
Bloğun adını doğru koymuşum, onunla başlamak iyi olur belki. Hayat normal akış içinde zaten değişiyor, hayat, yaşantımız, biz, ben değişiyoruz. Bir de hayatın normal akışını değiştiren şeyler oluyor, büyük şeyler, beklenmedik sürprizler
31.Aralık.2015 öğlene doğru hayatımın asla hayal edemeyeceğim şekilde değiştiğini öğrendim. Hamileydim. Korku, heyecan, endişe ilk duygular gerçekten karmaşıktı. Gerçek miydi? Değil miydi? Rüya mıydı? Ben, evet bunu dilemiştim biliyorum, karnımdaki o meleğin hayalin kurmuştum ama bu gerçek olabilir miydi? Ben hayalini kurmaya bile cesaret edemeyip vazgeçirmişken kendimi, o kuzu benim çağrı mı duyup gelmiş olabilir miydi?
Evet, olabilirdi, bu gerçekti...
Geçtiğimiz yıl Ekim ayıydı. Blogcuanne'nin üçüncüyü beklediğini öğrenmemle kabarıverdi içimdeki istek. Kendimi çok kez hayalini kurarken yakaladım o anın. Bebek doğduğunda, henüz ameliyathanede bebeği üzerime koydukları, yanağını yanağıma değdirdiği o anın. O sıcacık yanaklar, o büyük şükür hissi, huzur, öyle derin yaşadım ki o hasreti o dönem. Keşke dedim içten içe o sıcacık yanakları hissetsem yine, keşke...Kendimi çok kişiyle "ya bir düşünsene, neden olmasın üçüncü?" sohbetini yaparken; gözlerim dolu dolu o yanakları, o sıcaklığı ne çok özlediğimi anlatırken buldum.
Sonra elbette ki evdeki diğer sıcak yanakları hatırlattı dostlar, haklı olarak, ve hayatımın aslında ne zor olduğunu. Ve haklıydılar. "Sen bir bebek görmeye git, sonra isteğin geçer" dediler. Anneme anlatırken şaka yollu "aman Aknur" dedi her seferinde "çok üzülürüm bak senin için, zaten çok zor hayatın". O'nu üzmemek için herhalde hamile olduğumu en zor ona söyleyebildim sonrasında.
Ve sonra ben hayalimi -açıkçası bu isteğimi ciddiye alıp hayal bile demezdim herhalde o zaman sorsalar- bıraktım gitti. Kendiliğinden oldu. Hayatım gerçekten zordu, tüm gün stresi, temposu yoğun şekilde çalışıyordum, Evde zaten yetemediğim iki harika kuzum vardı. Ve çok şükür ki onlar vardı. Üçüncü çocuk bu temponun içinde elbette çok saçmaydı. Bu yaz itibariyle Alya 3 yaşında olacaktı. Artık istediğimiz gibi gezmeye, tozmaya başlayabilirdik. Her sene bir yurtdışı tatili yapabilirdik, yazın daha uzun tatiller planlayabilirdik.
Sonra yeni yıl kararları verdim kendi hayatım için. Kendi hayatıma odaklanma vakti gelmişti. Yavaşlayacaktım, kendim için dileğim "salına salına yürümekti". Dileğimin bu şekilde gerçekleştiğini düşündükçe gülümsüyorum. Tekrar spora başlama planı yaptım, piyanoyu boşlamıştım, hayatıma yeniden alacaktım bıraktığım şeyleri. 15 günde bir akşam dışarı çıkacaktım arkadaşlarımla. Canlı dinlemek istediğim müzisyenler, gidip görmek istediğim yerler vardı. Bu sene güzel bir sene olacaktı. Ben böyle düşünedurayım bir yerlerden çağrımı duyan ve beni annesi olarak seçen bir küçük ruh bir kaç ay içinde içime yerleşiverdi. Ve herşey değişti...
6 aydır birlikteyiz. Güzel kuzum; büyüyüp bu satırları okuduğunda - Allahım inşallah kısmet eder o günleri görmeyi - zannetme ki iyi etmedin gelmekle. Sen bizi seçtin ya aile olarak, çok mutluyuz biz. Hoş geldin, sefa geldin. Sen öncelikle hayatı kontrolü altında yaşamaya çalışan, hayatı akışına bırakmayı çok isteyip bir türlü beceremeyen anneye harika bir sürpriz olarak geldin. Çağrımı iyi ki duydun güzel kızım. Seninle ilk kavuşma anımızı yaşamak için sabırsızlanıyorum. Hayatımın zor olduğundan dem vuruyor herkes, haksız da değiller. Bence de zor. Ama seninle tamamlanıyoruz biz kuzum. Ben bu hayatta en çok ama en çok anne olmayı sevdim. O yüzden sen bana harika bir hediyesin. Seninle herşey çok daha güzel, çok daha kıvamında olacak. Zorluklar hiç dert değil, sen yeter ki sağlıkla gel.
Üç harika kız annesi olacağım, hala inanmakta zorlanıyorum. Öyle zamanlarda karnımı okşuyorum, er ya da geç işaret veriyorsun "buradayım" diyorsun, "iyi ki oradasın kuzum, iyi ki geldin"
13 Ağustos 2015 Perşembe
bir cuma gününün ardından
İnsan kendi çocuğundan korkar mı?
Ben korkuyordum. Sonra bir Pazar gününü Ela ile geçirdikten sonra anlamıştım.
Bir Cuma gününü kızçelerle yalnız geçirdikten sonra bir kez daha anladım. Geldiğim nokta aynı; ne kadar güzel koşullar yaratmış olursak olalım 3 yaşına kadar bir çocuğa annesi lazım! nokta!
Okullar iki gündür kar tatili yapıyordu. Kızlar günleri evde teyzeleriyle geçirdi. Cuma okullar açıldı ama teyzemiz rahatsızlandı. Ben de bunu fırsat bilerek Ela'yı da okula göndermedim. Tek çocukla tüm gün yalnız harika geçmişti; bakalım iki çocukla nasıl olacaktı?
Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Çok hoş oldu, tadından yenmedi. Fıstıkları içinden taşan, şerbeti kıvamında bir baklava dilimi gibi, sıcak bir günde sunulan ev yapımı limonata gibi..
Yine sabahın köründe kalktık. Saat 09:30a kadar özellikle Alya bana yapışıktı. Sonra kahvaltı yaptık. Ve sanırım kahvaltıdan sonra Alya gitmeyeceğimi anladı.
Belki çok uzun süredir ilk kez ben mutfakta kahvaltıyı toplarken kızlar salonda beraber vakit geçirdi. Sakin, sessiz. Bu o kadar şaşırtıcıydı ki benim için kaç kez salona geldim, gittim; "bir şey mi oldu yoksa?" diye.
Dışarısı soğuk, yerler buzluydu. Yine de iki kez dışarı çıktık, gezdik, dolaştık. Ela müthiş işbirlikçi, Alya ise hem neşeli, hem sakindi. Gün içinde sadece 2 kriz yaşadık. Biri Ela'nın saçını onun istediği gibi yapamadığım için, diğeri ise 2. gezmemiz sonunda Alya'nın bir türlü eve girmek istemeyişi yüzünden. Ve iki kriz de işten eve geldiğimde yaşadıklarımızdan daha uzun ve şiddetli değildi.
Biz böyle uzun aralar ayrı kalınca birbirimize karşı pratiğimizi yitiriyoruz. Çocuklar annelerine, anneler de çocuklarına acemileşiyor. "Yabancılaşıyor" demek de geçiyor aklımdan ama çok ağır; diyemiyorum
Sonuçta durum aynıydı. Çocuklar tüm günde alması gerekeni, akşam 2 saate sığdırmaya çalışınca işler kilit oluyor. Birine yetemeyen zaman, ikisine hiç yetmiyor. Ve bir telaşla, annenin kolu bir tarafa, bacağı bir tarafa çekile çekile, koştura koştura bağlanıyor akşamlar geceye. Üstüne şerbet boca edilmiş, fıstığının tadı alınamayan bir baklava dilimi gibi yenmesi zor, üşürken eline tutuşturulmuş soğuk bir limonata gibi zamansız...
P.S: Bu yazı da Şubat 2015'ten. Küçük düzeltmeler yapabilmek için yayınlanmamış. Tam 6 ay sonra üzerinde tek harf değiştirmeden yayınlıyorum. Ah bu benim iyimserliğim ...
Ben korkuyordum. Sonra bir Pazar gününü Ela ile geçirdikten sonra anlamıştım.
Bir Cuma gününü kızçelerle yalnız geçirdikten sonra bir kez daha anladım. Geldiğim nokta aynı; ne kadar güzel koşullar yaratmış olursak olalım 3 yaşına kadar bir çocuğa annesi lazım! nokta!
Okullar iki gündür kar tatili yapıyordu. Kızlar günleri evde teyzeleriyle geçirdi. Cuma okullar açıldı ama teyzemiz rahatsızlandı. Ben de bunu fırsat bilerek Ela'yı da okula göndermedim. Tek çocukla tüm gün yalnız harika geçmişti; bakalım iki çocukla nasıl olacaktı?
Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Çok hoş oldu, tadından yenmedi. Fıstıkları içinden taşan, şerbeti kıvamında bir baklava dilimi gibi, sıcak bir günde sunulan ev yapımı limonata gibi..
Yine sabahın köründe kalktık. Saat 09:30a kadar özellikle Alya bana yapışıktı. Sonra kahvaltı yaptık. Ve sanırım kahvaltıdan sonra Alya gitmeyeceğimi anladı.
Belki çok uzun süredir ilk kez ben mutfakta kahvaltıyı toplarken kızlar salonda beraber vakit geçirdi. Sakin, sessiz. Bu o kadar şaşırtıcıydı ki benim için kaç kez salona geldim, gittim; "bir şey mi oldu yoksa?" diye.
Dışarısı soğuk, yerler buzluydu. Yine de iki kez dışarı çıktık, gezdik, dolaştık. Ela müthiş işbirlikçi, Alya ise hem neşeli, hem sakindi. Gün içinde sadece 2 kriz yaşadık. Biri Ela'nın saçını onun istediği gibi yapamadığım için, diğeri ise 2. gezmemiz sonunda Alya'nın bir türlü eve girmek istemeyişi yüzünden. Ve iki kriz de işten eve geldiğimde yaşadıklarımızdan daha uzun ve şiddetli değildi.
Biz böyle uzun aralar ayrı kalınca birbirimize karşı pratiğimizi yitiriyoruz. Çocuklar annelerine, anneler de çocuklarına acemileşiyor. "Yabancılaşıyor" demek de geçiyor aklımdan ama çok ağır; diyemiyorum
Sonuçta durum aynıydı. Çocuklar tüm günde alması gerekeni, akşam 2 saate sığdırmaya çalışınca işler kilit oluyor. Birine yetemeyen zaman, ikisine hiç yetmiyor. Ve bir telaşla, annenin kolu bir tarafa, bacağı bir tarafa çekile çekile, koştura koştura bağlanıyor akşamlar geceye. Üstüne şerbet boca edilmiş, fıstığının tadı alınamayan bir baklava dilimi gibi yenmesi zor, üşürken eline tutuşturulmuş soğuk bir limonata gibi zamansız...
P.S: Bu yazı da Şubat 2015'ten. Küçük düzeltmeler yapabilmek için yayınlanmamış. Tam 6 ay sonra üzerinde tek harf değiştirmeden yayınlıyorum. Ah bu benim iyimserliğim ...
12 Ağustos 2015 Çarşamba
ters köşe
Anneliği ikinci kez yaşamak değişik bir deneyim. İster istemez ilk çocukta yaşadıklarını referans alıyorsun. "aman efendim çocuklar asla kıyaslanmamalı, her çocuğun farklı bir gelişim eğrisi vardır, bıdı bıdı" tabi ki doğru bir tespit, benim de zaman zaman bu cümleyi kurduğum olmuştur başkalarına. Ama Alya büyürken, bu cümle beni hiç rahatlatmıyor. Bugünlerde aşağıdaki iki konu benim için oldukça sıcak.
Ela bezi bıraktığında 20 aylıktı. Alya 25 aylık, bezi bırakamadık.
Ela 2 yaşına geldiğinde "ben geldim, gittim, oturdum, yoruldum..." gibi basit cümleler kurardı. Sonrasındaki birkaç ayda baya konuşmaya başlamıştı. Alya şu anda sadece 11 kelimeyle hayatını sürdürüyor. Hangileri olduğunu kayda geçirelim, Alya kuzu büyüyüp bu yazıyı okuduğunda merakta kalmasın :)
Anne, baba, anneanne, dede, abba, hu(su), vavvav (köpek), gağga(karga), gaga(kaka), ciş (çiş), mama bir de aa(al) ve le(gel) var, kelimeden sayılır mı bilmem.
Bunun yanında konuşamıyorum diye bir köşede oturmuyor elbette kuzu. Hayatım tam içinde, göbeğinde. Her dediğini anlatabiliyor. Mutlaka. Bu konuşma konusu kafamı çok kurcalıyor. Yarın bir pedagoğa gideceğiz. Merak ediyorum neler diyeceğini. Umuyorum "her dediğini anlıyorsunuz, o nedenle konuşmasına gerek kalmıyor" cümlesini kurmaz. Bu cümlenin kesinlikle bu süreci hiç yaşamamış kişilerce kurulan bir ezber olduğunu düşünüyorum. Anlamamayı, Alya'nın işlerini zorlaştırmayı denedik. Ama bu zaten "sabırsız" bir kişilik olan Alya'yı daha da sabırsızlandırdı, sinirlendirdi. Başka bir fayda görmedim. Ağzından çıkaramadığı kelimeyi çıkartmasını sağlamadı. Bazı sesleri hiç duymuyorum. Mesela "sss", mesela "tt", mesela "pp". Ben bu durumu baya sıkıntılı görüyorum. Çünkü her ne kadar hayatın içinde olsa da mesela kitap okuyamıyoruz. Karşılıklı etkileşimimiz sınırlı oluyor. Anlatmak istediğini anlatamaması bence onu ruhsal olarak da çok zorluyor. Bu süreci hızlandırmaya ihtiyacımız var.
Bez meselesi ise yine benim ters köşe olduğum bir konu. Zaten ikinci çocuğun anneye öğrettiği en büyük şey "tükürdüğünü itinayla yalatmak". Haddin olmadan kurduğun tüm cümleleri bir bir hatırlatıyor sana. Çok ukalalık ettim ben bez konusunda "2 yaş çocukların bunu başarabileceği bir yaş" "Bezi atın, çocuk biraz altına yapsın, o kası nasıl kullanacağını çocuk 3-4 haftada öğrenir" Sen misin bunu diyen; Alya tam 6 hafta altı açık dolaştı. Başlangıçta çok güzeldi. Altına yapıyordu, biz arkasında dolaşıp temizliyorduk. Bu zaten bizce normal süreçti, rahattık. Bu hafta olacak, bu hafta olacak derken 6 hafta geçti. Sonra Alya, boşverin ya ben şimdi rahatım bezle" der gibi gidip gidip bezini getirmeye başladı elimize. Tatilde biraz karıştı trafik. Bazen taktık bazen takmadık. 3 hafta sonra eve dönünce tekrar çıkardık bezi. Şimdi kesin olur dedik. 3 hafta oldu, artık bizden habersiz bir yere çiş yaparsa zahmet edip onu da söylememeye başladı. Sanırım bir süre daha ara vereceğiz.
Gerçi teoride zehir gibi. Çişini yere yaptıktan sonra tuvalete oturmak istiyor. Güya çiş yapıyor, altını sildirip, sifonu çekiyor. Kakayı bu yazıya hiç karıştırmayalım, keyfimiz kaçmasın :)
Bakalım geçen günler neler gösterecek, elbet Alya bir zaman konuşacak, bezi bırakacak, derdimiz bu olsun ey hayat!
Ela bezi bıraktığında 20 aylıktı. Alya 25 aylık, bezi bırakamadık.
Ela 2 yaşına geldiğinde "ben geldim, gittim, oturdum, yoruldum..." gibi basit cümleler kurardı. Sonrasındaki birkaç ayda baya konuşmaya başlamıştı. Alya şu anda sadece 11 kelimeyle hayatını sürdürüyor. Hangileri olduğunu kayda geçirelim, Alya kuzu büyüyüp bu yazıyı okuduğunda merakta kalmasın :)
Anne, baba, anneanne, dede, abba, hu(su), vavvav (köpek), gağga(karga), gaga(kaka), ciş (çiş), mama bir de aa(al) ve le(gel) var, kelimeden sayılır mı bilmem.
Bunun yanında konuşamıyorum diye bir köşede oturmuyor elbette kuzu. Hayatım tam içinde, göbeğinde. Her dediğini anlatabiliyor. Mutlaka. Bu konuşma konusu kafamı çok kurcalıyor. Yarın bir pedagoğa gideceğiz. Merak ediyorum neler diyeceğini. Umuyorum "her dediğini anlıyorsunuz, o nedenle konuşmasına gerek kalmıyor" cümlesini kurmaz. Bu cümlenin kesinlikle bu süreci hiç yaşamamış kişilerce kurulan bir ezber olduğunu düşünüyorum. Anlamamayı, Alya'nın işlerini zorlaştırmayı denedik. Ama bu zaten "sabırsız" bir kişilik olan Alya'yı daha da sabırsızlandırdı, sinirlendirdi. Başka bir fayda görmedim. Ağzından çıkaramadığı kelimeyi çıkartmasını sağlamadı. Bazı sesleri hiç duymuyorum. Mesela "sss", mesela "tt", mesela "pp". Ben bu durumu baya sıkıntılı görüyorum. Çünkü her ne kadar hayatın içinde olsa da mesela kitap okuyamıyoruz. Karşılıklı etkileşimimiz sınırlı oluyor. Anlatmak istediğini anlatamaması bence onu ruhsal olarak da çok zorluyor. Bu süreci hızlandırmaya ihtiyacımız var.
Bez meselesi ise yine benim ters köşe olduğum bir konu. Zaten ikinci çocuğun anneye öğrettiği en büyük şey "tükürdüğünü itinayla yalatmak". Haddin olmadan kurduğun tüm cümleleri bir bir hatırlatıyor sana. Çok ukalalık ettim ben bez konusunda "2 yaş çocukların bunu başarabileceği bir yaş" "Bezi atın, çocuk biraz altına yapsın, o kası nasıl kullanacağını çocuk 3-4 haftada öğrenir" Sen misin bunu diyen; Alya tam 6 hafta altı açık dolaştı. Başlangıçta çok güzeldi. Altına yapıyordu, biz arkasında dolaşıp temizliyorduk. Bu zaten bizce normal süreçti, rahattık. Bu hafta olacak, bu hafta olacak derken 6 hafta geçti. Sonra Alya, boşverin ya ben şimdi rahatım bezle" der gibi gidip gidip bezini getirmeye başladı elimize. Tatilde biraz karıştı trafik. Bazen taktık bazen takmadık. 3 hafta sonra eve dönünce tekrar çıkardık bezi. Şimdi kesin olur dedik. 3 hafta oldu, artık bizden habersiz bir yere çiş yaparsa zahmet edip onu da söylememeye başladı. Sanırım bir süre daha ara vereceğiz.
Gerçi teoride zehir gibi. Çişini yere yaptıktan sonra tuvalete oturmak istiyor. Güya çiş yapıyor, altını sildirip, sifonu çekiyor. Kakayı bu yazıya hiç karıştırmayalım, keyfimiz kaçmasın :)
Bakalım geçen günler neler gösterecek, elbet Alya bir zaman konuşacak, bezi bırakacak, derdimiz bu olsun ey hayat!
22 Nisan 2015 Çarşamba
Bir sor niye yazmadın diye
Güzel kuzum Alya; bir baktım da yazmamışım aylardır. Üzüldüm, geçiyor günler ben kayda alamadan. Oysa ne muhteşem seninle, sizinle her gün, bir bilsen. Ablan büyürken daha sık yazmışım, sen de farkedeceksin. Nedenini de merak edersin belki; bak anlatayım:
Kuzum; benim yazı yazabildiğim tek zaman dilimi şu saatler. Ve ben nicedir şu saatleri seninle geçirir oldum. Böyle olunca benim dengem şaştı. Bizim alıştığımız düzende evdeki çocuk en geç 20:30da uyur. Sonrasında da anne-baba biraz dinlenir, biraz çalışır, konuşur, bir şeyler okur, çay içer, falan filan. Alya kuzum bazen uyuman saat 22:00yi buluyor. Bu saat neredeyse benim uyku saatim. her çocuğun aynı olmadığını biliyorum, her birinin içinde başka bir ritm olduğunu biliyorum ama bilmek yetmiyor. Sen saat 21:00de hala uyumamışsan canım sıkılıyor. Bu da beni olması gerektiğinden çok yoruyor.
Saat 20:30 - 21:00 arası uyku için hazırlanmaya başlıyoruz. Uykuya hazırlık sorumuz: "Kim diş fırçalayacak?" ve sen "Aayaaaa" diyorsun sevinç ve hevesle. Sonra ablanla beraber dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Sen lavabonun kenarında ayakta, o tabure üzerinde. Ablan ne yaparsa aynısını yapıyorsun. O kadar eğlenceli ki sizi izlemek. Henüz ağzını çalkalayamıyorsun. Ablan gibi ağzına suyu alıyorsun, bir güzel yutuyorsun ardından da lavaboya tükürür gibi bir hareket. O tükürme hareketinin hastasıyız babanla. O anları da çekemiyoruz be kuzum. Telefonu elime aldığım an üstüme atlıyorsun. ama denemelerimiz sürecek. İnşallah şu anlattığımın görüntüsünü de izlersin büyüdüğünde. Sonra pijama giyme faslı. İşler yolunda gittiğinde bu aşamaları hızlı geçiyoruz. Ve sonra karmaşık kısım geliyor. Ablan yatağına yatıyor, sen onu asla yatağında bırakıp odana geçmiyorsun. Ya onun yanında yatacaksın, ya da onu da alıp senin yatağına gideceğiz. Ablan o saatlerde harika. sana kıyamıyor, gönlünü yapıyor. Genelde senin yatağında hep beraber yatıyoruz. Sonra ablan (eğer sen rahat verirsen) hemen uykuya dalıyor. Bazen rahat vermiyorsun ona da. Geçenlerde "Alya,n'olur dur bari yarım saat uyuyayım" dedi, güldürdü bizi. Rahat edemeyince yatağına gitti ama senden kurtulamadı. Onu geri döndürmek için çok ağladın ama onun artık dayanacak gücü kalmamıştı.
Ve sonra kuzum, salona geliyorsun. Kim bilir belki de bizimle vakit geçirmeye ihtiyacın var. Kendine değişik oyunlar buluyorsun, kendince eğleniyorsun, bizi eğlendiriyorsun, yanımızda olmaktan son derece mutlu, uyumamak için uğraşıyorsun. Şu ara uyguladığımız taktik şu: Ters psikoloji sende de işe yarıyor baya. "Hayır Alya, babana gitme, babayla dışarıdaki köpekler bakma" diyorum. Ve sen koşa koşa, güle güle babanın kucağına gidiyorsun, dışarıdaki köpeklere bakmaya. Sonrası 5-10 dk. çoğu zaman babanın kucağında uykuya dalıyorsun. Ya da kötü ihtimalle uykuya dalarken aklın başına geliyor, beni istiyorsun, birlikte uyuyoruz.
Yani anlayacağın bu ara durumlar karışık. Düzene sokamadık uyku meselesini. Üstüne üstlük geçtiğimiz ay emziği bıraktık. Sıra da meme var. İkimizin de vedalaşma vakti geliyor. sonra bir ara bezi bırakacağız. Yavaş yavaş özgürleşeceğiz...
Alya demek sıcaklık demek. Boyun küçücük ama kalplerimizde kapladığın yer öyle büyük ki. Her gün yeniden aşık oluyoruz sana. İyi ki geldin be kuşum :)
P.S: Bu yazı aylar önce yazılmış ve yayınlanmamış. Emziğin yeni bırakıldığı, memenin hayatımızda olduğu günler. Tahminen Mart 2015. Zira memeyi 28 Nisan günü bıraktın kuzum. Hikayesini inşallah anlatırım yine bu blogta.
Kuzum; benim yazı yazabildiğim tek zaman dilimi şu saatler. Ve ben nicedir şu saatleri seninle geçirir oldum. Böyle olunca benim dengem şaştı. Bizim alıştığımız düzende evdeki çocuk en geç 20:30da uyur. Sonrasında da anne-baba biraz dinlenir, biraz çalışır, konuşur, bir şeyler okur, çay içer, falan filan. Alya kuzum bazen uyuman saat 22:00yi buluyor. Bu saat neredeyse benim uyku saatim. her çocuğun aynı olmadığını biliyorum, her birinin içinde başka bir ritm olduğunu biliyorum ama bilmek yetmiyor. Sen saat 21:00de hala uyumamışsan canım sıkılıyor. Bu da beni olması gerektiğinden çok yoruyor.
Saat 20:30 - 21:00 arası uyku için hazırlanmaya başlıyoruz. Uykuya hazırlık sorumuz: "Kim diş fırçalayacak?" ve sen "Aayaaaa" diyorsun sevinç ve hevesle. Sonra ablanla beraber dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Sen lavabonun kenarında ayakta, o tabure üzerinde. Ablan ne yaparsa aynısını yapıyorsun. O kadar eğlenceli ki sizi izlemek. Henüz ağzını çalkalayamıyorsun. Ablan gibi ağzına suyu alıyorsun, bir güzel yutuyorsun ardından da lavaboya tükürür gibi bir hareket. O tükürme hareketinin hastasıyız babanla. O anları da çekemiyoruz be kuzum. Telefonu elime aldığım an üstüme atlıyorsun. ama denemelerimiz sürecek. İnşallah şu anlattığımın görüntüsünü de izlersin büyüdüğünde. Sonra pijama giyme faslı. İşler yolunda gittiğinde bu aşamaları hızlı geçiyoruz. Ve sonra karmaşık kısım geliyor. Ablan yatağına yatıyor, sen onu asla yatağında bırakıp odana geçmiyorsun. Ya onun yanında yatacaksın, ya da onu da alıp senin yatağına gideceğiz. Ablan o saatlerde harika. sana kıyamıyor, gönlünü yapıyor. Genelde senin yatağında hep beraber yatıyoruz. Sonra ablan (eğer sen rahat verirsen) hemen uykuya dalıyor. Bazen rahat vermiyorsun ona da. Geçenlerde "Alya,n'olur dur bari yarım saat uyuyayım" dedi, güldürdü bizi. Rahat edemeyince yatağına gitti ama senden kurtulamadı. Onu geri döndürmek için çok ağladın ama onun artık dayanacak gücü kalmamıştı.
Ve sonra kuzum, salona geliyorsun. Kim bilir belki de bizimle vakit geçirmeye ihtiyacın var. Kendine değişik oyunlar buluyorsun, kendince eğleniyorsun, bizi eğlendiriyorsun, yanımızda olmaktan son derece mutlu, uyumamak için uğraşıyorsun. Şu ara uyguladığımız taktik şu: Ters psikoloji sende de işe yarıyor baya. "Hayır Alya, babana gitme, babayla dışarıdaki köpekler bakma" diyorum. Ve sen koşa koşa, güle güle babanın kucağına gidiyorsun, dışarıdaki köpeklere bakmaya. Sonrası 5-10 dk. çoğu zaman babanın kucağında uykuya dalıyorsun. Ya da kötü ihtimalle uykuya dalarken aklın başına geliyor, beni istiyorsun, birlikte uyuyoruz.
Yani anlayacağın bu ara durumlar karışık. Düzene sokamadık uyku meselesini. Üstüne üstlük geçtiğimiz ay emziği bıraktık. Sıra da meme var. İkimizin de vedalaşma vakti geliyor. sonra bir ara bezi bırakacağız. Yavaş yavaş özgürleşeceğiz...
Alya demek sıcaklık demek. Boyun küçücük ama kalplerimizde kapladığın yer öyle büyük ki. Her gün yeniden aşık oluyoruz sana. İyi ki geldin be kuşum :)
P.S: Bu yazı aylar önce yazılmış ve yayınlanmamış. Emziğin yeni bırakıldığı, memenin hayatımızda olduğu günler. Tahminen Mart 2015. Zira memeyi 28 Nisan günü bıraktın kuzum. Hikayesini inşallah anlatırım yine bu blogta.
4 Aralık 2014 Perşembe
bugünlerde böyle
Kuzularla hayat doludizgin gitmekte...
Alya değişik bir hatun oldu çıktı. En belirgin özelliği "ısrarcı" ve "sabırsız" olması. Dönemsel mi, yoksa mizacı ile ilgili bir durum mu bunu zaman gösterecek. Ama şaşkınım. Sanki Ela'da bu dönemleri daha rahat geçirmiştik gibi hatırlıyorum. Elbette iki dönem arasında evde tek çocuk olması ve iki çocuk olması gibi "1" fark var. Ve bu "1" fark belki nicelik olarak az ama yoğunluk, derinlik, hacim gibi bilimum özellik açısından baya bloke edici.
Alya kuzu şempanzelik dönemini büyük bir hevesle yaşıyor. Bizim içinse müthiş bir eğlence. Taklit ettiği yegane kişi ise elbette Ela. Bu dönem benim için eğlencenin yanında da bir farkındalık dönemi aynı zamanda. Önemsiz sandığın, öylesine yaptığın bir şeyin çocuğun hayatında aslında ne kadar önemli olduğunu görme dönemi. Durumu bir kaç örnekle açıklayalım; malum kış sezonu ve eş zamanlı olarak "burundan sümük aman ha eksilmesin" dönemi başladı. İki kuzu da aynı durumda. Mesela Ela'nın burnunu siliyorum, Alya anında dibimde bitiveriyor, o küçük başını ileri doğru uzatıyor. Burnunu sildiriyor. Ela'nın saçına toka takıyorum, Alya büyük bir telaşla yanıma koşuyor, saçını işaret ediyor. "Hemen benim de saçıma toka takıla" emrini veriyor. Benim en komik bulduğum an ise Ela'nın kulağıma birşey fısıldaması ve bunu gören Alya'nın hışımla kucağıma çıkıp, ağzını kulağıma dayaması oldu. Örnekler anlatmakla bitmez, eğlencemiz bol çok şükür.
Sabah evden çıkışlarımız aylardır beni en rahatsız eden konulardan. Ela'da da sıkıntılı dönemlerimiz olmuştu. Ela'nın ben evden çıkarken beni görmesi olmazsa olmazımdı. Gerçekten hiç gizlice evden çıktığım olmadı. Şimdi ise istisnasız her gün Ela ve ben gizlice evden çıkıyoruz. Yazarken bile mahvoluyorum, düpedüz suçluluk bu hissettiğim. İşe başladığımda tavrım netti. Ne olursa olsun bizi çıkarken görecekti. İlk aylarda sıkıntı yoktu, çok farkına varmıyordu. ancak yaşına yaklaştığında huzursuz olmaya başladı. Sonra bir gün çok ağladı, ertesi gün çok çok ağladı, bir sonraki gün neredeyse krize girdi ve o gün ben çok korktum. O gün son oldu zaten. O günden beri teyzemiz onu ya balkona çıkarıyor, ya farklı bir odaya götürüyor ve bizim çıkışımızı görmüyor. Teyzemizin söylediğine göre sonrasında bizi aramıyormuş. Farklı bir şey olsa mutlaka söylerdi, teyzemize o konuda güvenim tam. Tabi bunun etkisini ben sabahları çok hissediyorum. Alya bizim hazırlandığımızı farkediyor, beni görüş alanından bir saniye olsun çıkarmıyor kuzum. Yapışık bir şekilde hazırlanıyoruz. Tek tesellim erken kalkıyor oluşumuz ve sabahları 2 saati beraber geçirdikten sonra ayrılmamız.
Ailemizin 4 kişilik haline artık alıştık. Zorlukları kabullendik, tolerans sınırlarımızı genişlettik. Öyle, böyle geçiyor günler, haftalar, kızlar büyüyor, biz büyüyoruz. Çoğu zaman telaşlı, yorgun, bunalmış, genelde mutlu ve her daim yaşadığımız bu günlere, bu günleri bize nasip edene müteşekkir...
Alya değişik bir hatun oldu çıktı. En belirgin özelliği "ısrarcı" ve "sabırsız" olması. Dönemsel mi, yoksa mizacı ile ilgili bir durum mu bunu zaman gösterecek. Ama şaşkınım. Sanki Ela'da bu dönemleri daha rahat geçirmiştik gibi hatırlıyorum. Elbette iki dönem arasında evde tek çocuk olması ve iki çocuk olması gibi "1" fark var. Ve bu "1" fark belki nicelik olarak az ama yoğunluk, derinlik, hacim gibi bilimum özellik açısından baya bloke edici.
Alya kuzu şempanzelik dönemini büyük bir hevesle yaşıyor. Bizim içinse müthiş bir eğlence. Taklit ettiği yegane kişi ise elbette Ela. Bu dönem benim için eğlencenin yanında da bir farkındalık dönemi aynı zamanda. Önemsiz sandığın, öylesine yaptığın bir şeyin çocuğun hayatında aslında ne kadar önemli olduğunu görme dönemi. Durumu bir kaç örnekle açıklayalım; malum kış sezonu ve eş zamanlı olarak "burundan sümük aman ha eksilmesin" dönemi başladı. İki kuzu da aynı durumda. Mesela Ela'nın burnunu siliyorum, Alya anında dibimde bitiveriyor, o küçük başını ileri doğru uzatıyor. Burnunu sildiriyor. Ela'nın saçına toka takıyorum, Alya büyük bir telaşla yanıma koşuyor, saçını işaret ediyor. "Hemen benim de saçıma toka takıla" emrini veriyor. Benim en komik bulduğum an ise Ela'nın kulağıma birşey fısıldaması ve bunu gören Alya'nın hışımla kucağıma çıkıp, ağzını kulağıma dayaması oldu. Örnekler anlatmakla bitmez, eğlencemiz bol çok şükür.
Sabah evden çıkışlarımız aylardır beni en rahatsız eden konulardan. Ela'da da sıkıntılı dönemlerimiz olmuştu. Ela'nın ben evden çıkarken beni görmesi olmazsa olmazımdı. Gerçekten hiç gizlice evden çıktığım olmadı. Şimdi ise istisnasız her gün Ela ve ben gizlice evden çıkıyoruz. Yazarken bile mahvoluyorum, düpedüz suçluluk bu hissettiğim. İşe başladığımda tavrım netti. Ne olursa olsun bizi çıkarken görecekti. İlk aylarda sıkıntı yoktu, çok farkına varmıyordu. ancak yaşına yaklaştığında huzursuz olmaya başladı. Sonra bir gün çok ağladı, ertesi gün çok çok ağladı, bir sonraki gün neredeyse krize girdi ve o gün ben çok korktum. O gün son oldu zaten. O günden beri teyzemiz onu ya balkona çıkarıyor, ya farklı bir odaya götürüyor ve bizim çıkışımızı görmüyor. Teyzemizin söylediğine göre sonrasında bizi aramıyormuş. Farklı bir şey olsa mutlaka söylerdi, teyzemize o konuda güvenim tam. Tabi bunun etkisini ben sabahları çok hissediyorum. Alya bizim hazırlandığımızı farkediyor, beni görüş alanından bir saniye olsun çıkarmıyor kuzum. Yapışık bir şekilde hazırlanıyoruz. Tek tesellim erken kalkıyor oluşumuz ve sabahları 2 saati beraber geçirdikten sonra ayrılmamız.
12 Ağustos 2014 Salı
Sizin kolluklarınız ne renk?
Ela bu haftasonundan beri kolluksuz yüzüyor.
Belki insanlık için küçük ama bizim için hayli büyük bir adım. Geçen yaz
başında kolluklarına rağmen bize yapışık yüzdüğü düşünüldüğünde müthiş bir
aşama.
Kolluksuz yüzmesi gerçekten bir anda
oldu. O günü düşündüğümde Ela’nın kollukları attığı o yarım saatte bana birkaç
yeni şey gösterdiğini görüyorum.
İlki Ela’nın rekabet duygusuyla
müthiş bir şekilde tetiklendiği. O gün arkadaşı Tuna ile beraberdi ve yakışıklı
Tuna kollukları atmış, kendi kendine yüzmeye başlamıştı. Derken harika komşumuz Ecehan, Tuna’yı kendi kendine yüzebildiği için alkışlayıverdi. Ecehan, Ela için
önemli bir figür, dolayısıyla Ela’nın tepkisi gecikmedi. “Neden alkışladın Tuna’yı?”
diye yaptı çıkışını “Çünkü kolluksuz yüzebiliyor” dedi Ecehan. Sonra Ela’nın “bunu
bana nasıl yaparsın?” bakışını görünce“sen de çok güzel yüzüyorsun” diye
toparlamaya çalıştı ama Ela bunu tabi ki yemedi, kararını vermişti; Tuna gibi
yüzecekti. Biz Ela’ya baştan beri “diğerlerinden iyi olmak gerektiği,
birşeyi başkaları onu şöyle iyi, böyle güzel görsün diye yapmasının iyi olacağı”ile
ilgili hiçbir telkinde bulunmadık. Yani bu O’nun bizden öğrendiği birşey değil.
Bu belki dönemsel, bu yaş grubuna özgüdür; bilmiyorum ama dileğim bir şeyi “diğerinden
/ diğeri kadar iyi olmak” için ya da “başkaları onu öyle görsün” diye değil,
kendisi için başarmak istemesi olurdu. Diğer taraftan, bu tetikleyici olmasa
Ela yüzmeyi öğrenir miydi? Mutlaka ama bu, bu kadar çabuk ve erken olmazdı. Sonuçta rekabet
duygusunun, beğenilme isteğinin bu kadar kuvvetli olması Ela için iyi mi, kötü
mü şu an gerçekten bilmiyorum.
Gelelim Ela kararını verdikten
sonraki aşamaya. Önce küçük havuzda kendince denemeler yaptı. Sonra beni de
davet edip, büyük havuza attı kendini. Önce kısa kısa mesafeler, denemeler,
yavaştan cesaretlenme ve biz mesafeleri büyüttükçe hoop bir anda yüzer oldu
hatun. Bu kısımda benim için en etkileyici olan korkuyla baş etme bölümüydü. “Korkuyorum”
dedi çok kez. Ben de “olsun, herkes korkar, korkarak da yapabilirsin” diyordum.
İşe yarıyordu. Sanki o zaman korkusu O’nu durdurmuyor, önemsizleşiyordu. Korkuyla mücadele etmek yerine, onunla beraber hareket etme fikrini Dost'tan duyduğumda etkilenmiştim. ve şimdi Ela bana bunun hayattaki uygulamasını gösteriyordu. En son
kısımda havuz kenarından atlamaya niyetlendi. İlk başta cesaretini toplayamadı.
Sonra “atlamak istiyorum ama korkuyorum” dedi ben yine “dert değil, korkarak da
atlayabilirsin” dedim. “Suya batınca çıkarmıyım?” dedi, “kesin çıkarsın” dedim.
Bu sözümden sonra 3 saniye geçmedi, atlayıverdi. Program bu atlayışla ve Ela’nın tüm yüzünü kaplayan
gülümsemesiyle tamamlanmış oldu. Bazen öyle bir gülümsüyor ki tüm yüzü gülüş
oluyor. Birinin gülüşüyle erimek ne demek o zaman anlıyorum.
Sonrasında, Ela’yla yaşadığımız bu macera bana kendi
kolluklarımızı düşündürttü. Suya batmamak için taktıklarımız. Çıkarırsak hemen
batacağımızı düşündüklerimiz. Sonra batmaktan ne çok korktuğumuz, o korku ile o
kolluklara nasıl daha da sıkı bağlandığımız. Oysa o kolluklar zamanla kollarımızı
nasıl da sıkıyor, zaman geçtikçe nasıl acıtıyor. Ve bizi ne çok yavaşlatıyor. En ilginci de kolluklar varken, zaten
batmadığını farkedince artık kolunu bacağını hareket ettirmeyi bırakıyor
insan, duruyor. Durunca da güçsüzleşiyor. Ve güçsüzleştiğinde, kolluksuz yapamaz oluyorsun artık.
Geldiğim noktada Ela’nın merakla bana
sorduğu soruyu kendime soruyorum: “Kolluksuz suya atlasam geri çıkar mıyım?”,
derin bir nefes alıyorum, ilginçtir kendime Ela’ya söyleyebildiğim gibi güvenle
“Kesin çıkarım”diyemiyorum. Duruyorum. Kolluklar kolumu sıkmış, acıtmış ve
ben duruyorum.
Ne bileyim ben, ah ne bileyim ben
Bir kuş kanatlanır şu gönlümden,
çırpınır, çırpınır da uçamaz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)