4 Nisan 2013 Perşembe

26.hafta nasıl geçiyor?



Evet, 26.haftayı da bitirdik.
(şu anda 28.haftayım ancak yazı iki hafta önce yazılmış, üşengeç, unutkan BEN tarafından yayımlanamamıştır)
Karnı hayli büyük, keyfi ise yerinde bir hamileyim ben. Beni görenler yarın doğuracağımı düşünüyorlar. Ama daha 3 ayım var. Hamilelik başlangıcına göre tamtamına 15 kilo almış durumdayım. Bu durumdan gurur duymuyorum ama bende böyle oluyor. Aşırı yiyen, içen biri değilim ama alıyorum. Şu günlerdeki en sıcak gelişme de biraz bu konuyla ilgili. Yapılan şeker yüklemesi sonucu gebelik şekeri çıktı. Bende yarattığı etkiler olurmuş. En çok halsizlik üzerinde durdu. Ama daha önemlisi bebeğin yağlanmasına, hızlı gelişmesine sebep oluyormuş. Eğer önlem alınmazsa örneğin 5 kilo bir çocuk dünyaya geliyor ama içi kof, yani organları, kemikleri, kasları yeterince gelişmemiş. İşte bu haliyle ürküttü beni. 

Hayatımda ilk kez diyetisyene gittim. Şimdi bir yemek programım var. Henüz 3. Gün, yavaş yavaş alışıyorum. Kolay bir şey değilmiş gerçekten. Öğlen yemek yerken, akşam evde ne olduğunu düşünmek gerekiyor misal. Ya da öğlen ne yiyorsan, akşam ona göre bir şey pişirtmek. 3. Gün itibariyle sevdim diyebilirim. Henüz 100% uygulayamadım. Ama sevdim. Yani ne yiyeceğini bilmek, saatini bilmek falan iyi hissettirdi bana. Tabi kilo vermeye uğraşmadığımdan dolu bir programım var. Şeker yok, un yok. Ama ekmek var. Hem de benim gibi sadece kahvaltıda ekmek tüketen biri için hayli fazla. İlginç bir şekilde şeker ihtiyacı da hissetmiyorum. Şimdilik tatlı, pasta, börek aşermiyorum. Bakalım bu şekilde şekeri olayını ve kilo alımını kontrol altına alabilecek miyiz?
Bir sırt ağrım var, yaklaşık 1 aydır diyebilirim. Hayli şiddetli. Doktora gittim, kısa bir tedavi aldım. Birkaç gün rahat ettim ancak şimdi yine sıkıntılıyım. Bakalım ilerleyen günlerde başka sıkıntılar olacak mı. Karnım benimle eş zamanlı hamilelik yaşayanlara göre hayli büyük. +15 kilo da var üzerimde. Haliyle iyice bozuldu dengem.

Ve kuzumuz…O da büyüyor. Kaç gr, kaç kilo bilmiyorum gerçekten. Niyeyse bizim doktor kontrolünde sormak aklıma gelmiyor. Doktor da kendiliğinden söylemiyor. Ama artık büyüdü tabi. Kendini hissettiriyor. Sık sık dürtüyor annesini. Tam 2 hafta önce hissettim ilk pıtını. Bir haftasonu Ela, Mehmet ve ben koltukta otururken. Çok güzel bir andı. Sanki “ben de buradayım” dedi. Hoş geldin Pıtırcık. Dört gözle bekliyoruz seni. Yatağını, dolabını ablan çoktan devretti sana. Odan hazır bile. Kıyafetlerini de yavaş yavaş hazırlayacağız. Herşey yavaş yavaş, içimize sine sine olacak. Sonra ablan okula başladı. Çok harika gitti nazar değmesin bu hafta. Anneanne ve özellikle dedenin müthiş performansı ile güzel bir alışma dönemi geçiriyoruz.

Bazen karnımı okşuyorum fark etmeden. Geçenlerde Ela gördü. “Anne, kardeşimi mi seviyorsun? dedi. Biraz tedirgin oldum sorudan açıkçası. “Yoo, karnım kaşındı” dedim.  “Ay dur bir sarılayım Ona” dedi. Karnıma sarıldı Ela. Çok tatlıydı minik abla. Ah kuzum, bakalım neler olacak kardeşi geldikten sonra.

22 Şubat 2013 Cuma

Makarna sevdası




Ne olacak bu makarna sevdası bilmiyorum. Çok güzel yemek yiyen bir çocuktu aslında Ela. Ek gıdaya geçişimiz sorun olmadığı gibi, o zamana kadar hep ortalamanın altında giden kilosunu toparlamış, meyvesiydi, yoğurduydu, sebzesiydi derken yaşantıyı baya keyifli bir hale getirmişti. Sonra herhalde 2 yaşa doğru diyebiliriz, keyfimiz kaçmaya başladı. Bu durum ben sürekli evde olsam değişir miydi bilmiyorum ama açık söyleyeyim çok merak ediyorum. Sonra o kısır döngüye girdik. Makarna, köfte ve bulgur pilavı döngüsü. Çorbalardan da yayla ve domates. O zamandan beri çıkamadık bu döngüden. Ispanak ve pırasayı börek şeklinde sunmak, bulgur pilavını sebzeli yapmak gibi çözümler az da olsa içimi rahatlatıyor ama bu çocuk karnıbaharı,ıspanağı niye denemiyor bile kardeşim?
Tabi bir de sofrada oturmama durumu var. Ben, gün içinde tüm yemeklerin salonda yendiğini fark ettiğimde (ki bu 2 hafta öncesine tekabül ediyor) iş işten çoktan geçmişti. Güya ilgili, bilgili, bıdı bıdı bir anneyiz ya, kapak oldu bu bize güzelce. Sofrada mutlu mesut bir aile tablosu oluşturarak, ailece sohbet edilerek yenen bir yemek geleneğimiz de yok, oluşamadı. Hafta içi biz gelmeden Ela yemiş oluyor. Biz şans eseri Mehmet’le aynı saatlerde gelmişsek, Ela’yı biraz yanımızda tutarak yemeğimizi yiyebiliyoruz. Yok klasik düzenimizdeki gibi ben erken gelmişsem, teyze gitmeden yemeğimi alelacele yiyip kendimi Ela’yı hazır hale getiriyorum. Hafta içi bir tek kahvaltımız var beraber yaptığımız. Öğünler içinde en düzenlisi o herhalde. Hafta sonu ise çoğunlukla dışarıda babaanne ya da anneannede oluyoruz. Hal böyle olunca; evde olduğumuzda kuzunun bir anda bizimle sofrada oturup sohbet etmesini beklemek tabi pek gerçekçi olmuyor.
İşte böyle; ideal durumda olmadığımız, hatta çok uzak olduğumuz bir mesele yemek meselesi. Ne yemesi gereken yerde yiyor, ne de yemesi gerekenleri. Ama kabullendim. Bu ara sıklıkla yaptığımı fark ettiğim gibi okula ümit bağladığımı hissediyorum. Okul elbette bir şeyleri değiştirecek. Bakalım yemek olayına ne kadar faydası olacak?

5 Şubat 2013 Salı

Pepee Tiyatrosu, Mor Balon ve düşündürdükleri…

      
C.tesi günü Pepee Tiyatrosuna gittik. Pepee nasıl bir varlıksa, zaten sürekli yanımızda. Yolda gidiyoruz, Ela bir şeyler söylüyor. “Efendim” diyorsun, “yok sana değil, Pepee’ye söyledim” diyor. Onun anlattığı bir şeye gülüyor. Arada Şila uğruyor. Öyle topluca yaşıyoruz :) Hikaye Ela sakin sakin tiyatronun başlamasını aşağıdaki gibi beklerken başladı.


Beklentim çok değildi ama o bile karşılanamadı.12.00’de başlaması gereken gösteri 12:20’de başladı. 12:35’de efsane şarkı “Çişimiz tuvalete” ile çiş molası verildi; 20 dakika. Tabi o mola 30 dakikayı da geçti. Sonrasında yaklaşık 20 dakika daha sürdü ve olay bitiverdi. Bu girişimin arkasında ticari bir kaygı olduğunun elbet farkındayız ama bu kadar da gözümüzün içine sokulması üzdü beni.
Mor Balon Krizi - Giriş
Bitime doğru Ela önce Pepee ve Şila’nın yanına gitmek istedi. Sahneye çıkamayacağımıza zor da olsa ikna oldu. Sonra “Ben dans etmek istiyorum” dedi ve sahnenin önüne gitti. Ben de arkasından tabi. Dans etti, eğlendi. Gösteri bittiği an yukardan sahneye bin tane balon bıraktılar. Tüm anneler, babalar hayatlarında ilk kez balon görüyormuşçasına sahneye fırladılar. Ben şaşkın şaşkın bakarken önüme 2 tane balon kendiliğinden geliverdi. 2 mavi balon. Biri de birlikte geldiğimiz Ela’nın kankası Ece için diye düşünerek aldım. İçimden de ne yalan söyleyeyim“aman iyi ki öne gelmişim, arkada olsam bir de balon derdimiz olacaktı” diye geçirdim. Hata yapmışım. Meğer balon derdimiz yeni başlamış. Zira benim kızım meğer “mor balon” istiyormuş. Kuzu mızmızlanırken 9-10 yaşlarında bir kız gördüm. Elinde 3 balon, biri mor. Dedim ki “ben sana mavi balon versem, bana mor balonu verir misin?” O da isteğimi saçma bularak ama dert etmeyerek “olur” dedi. Ben kahraman anne pozlarında kızıma mor balonu alırken, yanımda bir kadın bitiverdi. Elimdeki mor balona yapıştı ve “ Bunu alabilir miyim?” dedi ben de “yok bunu ben almak zorundayım” gibi saçma bir şey söyledim. Kadın da “niyeymiş?” dedi ve elimdeki balonu alıverdi. Mor balon gitti. Elimde bir mavi balon kadının arkasından bakakaldım. N’apsam? Gidip kadının elinden balonu alsam mı? Az kalmıştı yani, tutmasam kendimi kadınla mor balon kavgası yapacağım. Yapmadım ama yapsa mıydım diye düşündüm. Bana bu yazıyı yazdıran da bu ikilem aslında. Sonrasında güzel kuzu öyle bir mor balon krizine girdi ki sormayın gitsin. Sağ elini yumruk yapıp, ayağıyla tepiniyor. Etrafına başka anneler toplandı, hepsine dert anlatıyor. Kuzuyu kucağıma aldım, öyle böyle derken sakinleştirdim. Ama çıkış kapısına gidene kadar ara ara depreşti krizler.
Mor Balon Krizi – Gelişme
Çıkış kapısında dikkati kapının kendisine yöneldi birden. Kapıyı kapatacakmış. Kapattı da. Buraya kadar iyi. Ama güzel kızım “HAYIIIR, içerdekiler çıkmasın” demek, kapıyı bir daha açmak istememek ne demek? İçerden aileler çıkmak ister, Ela’ya şirinlik yaparlar, bizimki dudaklarını büzer. Haliyle müdahale ettim. Kuzuyu ikna edecek vakit olmadığından kapıyı zorla açtım. İnsanlar çıktılar. Bizimki bağırıyor “çıkmasınlaaar”. Ve olan oldu bizimkinin kuzuluğu falan kalmadı. Kapıdan en son çıkan anne ve kızın peşinden koşup, “Çıkma dedim ben sanaaaaaa” deyip kızın mantosunun arkasına asıldı. Zavallı kız ne olduğunu şaşırdı. Annesi de kızı korkmasın diye uğraşıyor. “Kızım korkma, kardeş şaka yapıyor” gibi bir şey duydum, hala gülüyorum. Ela o arada kızcağızın beresini kaptı. Tüm gücüyle tutuyor, bir şekilde ikna etmem lazım. Dedim ki “Belki Pepee ve Şila hala içerdedir, gel gidip birlikte bir fotoğraf çekelim”. Kuzu bunu duyunca sakinledi, gözlerinde yaşlar “tamam” dedi, bereyi bana verdi, ben de kurbanın annesine :) Allahtan çok anlayışlı insanlardı. Sonra içeri girdik, Pepee ve Şila’yı bulamadık ama görevli ağabeylerden birinden mor balon istedik. O da sağ olsun bizi kırmadı, getirdi. Kriz bu şekilde çözüldü.
Mor Balon Krizi – Sonuç
Uğruna ne sıkıntılara girdiğimiz mor balon elimizde, başladık yürümeye. Kuzu mutlu. Balon uçuyor, O yakalamaya çalışıyor. “Kızım patlayacak, istersen elinde tut”. Yok tabi ki, bizimki güle oynaya balonuyla gidiyor. Ama tabi balonun canı ne kadarcık, patlayıverdi. Allah için bir krizi daha kaldıracak gücüm yok. Ne yalan söyleyeyim korktum. Bizimki ise çok cool karşıladı. “Olsun annecim, bir şey olmaz, önemli değil” dedi. Bu kadarmış!
Mor balonun hikayesi böylece sona erdi…
Mor Balonun düşündürdükleri...
* Oradaki tüm anne babalar çocuklarını mutlu etmek için oradaydılar. Fakat bunun da bir hırsa dönüştüğünü görmek beni üzüyor. Balonu elimden kapan kadının yaptığı gibi, kendi çocuğu sahneyi görsün diye binbir çözüm düşünüp, arkadaki çocuğu düşünmeyenlerin yaptığı gibi; kendi çocuğunu mutlu etmek için, başka bir çocuğu mutsuz etmek açıklanabilir bir düşünce olabilir mi? Anne olduktan sonra(aslında önce de) tek bir çocuğu yok oysa insanın. Hepsi bizim çocuğumuz. Hepsinin mutluluğundan, hepsinin sağlığından, huzurundan sorumluyuz.
* Ela’nın bence mor balon için ağlamasında, ısrarla istemesinde bir sıkıntı yok. İçten içe istediği net bir şey olması, bunda ısrar etmesi hoşuma gidiyor. Bunun yanında çıkışta o kızcağıza yaptığının ve benzeri hareketlerin önüne geçmem lazım. Ortalık durulduktan sonra konuştuk. “Yaramaz kız, kapıdan çıktı” diyor. Ama o iş öyle değil be güzel kızım. Çok uğraştığımı itiraf etmeliyim, baya konuştuk. Aklıma gelen tüm yollarla anlattım. Ama ortak bir anlayışa gelemedik. Nasıl anlatsam?
* Birlikte katılabileceğimiz daha fazla aktiviteye ihtiyacımız var. İstanbul yakın ama mobilitemiz sınırlı, biraz daha araştırmam lazım.
* Ela’nın okul zamanı gelmiştir. Acilen bir araştırma yapmam lazımdır.


16 Ocak 2013 Çarşamba

Gecikmiş birkaç satır, yeni hamilelik...


Offf, bitsin artık bu stres. Yazmıyorum ya, yazmıyorum işte. Tam 2 aydır bir günlüğe başlayacağım. Hamilelik günlüğüne. Başlayamadım. Sürekli aklımda, sürekli ama olmadı işte. Aslında denedim, 2 -3 kez başlayıp, yarım bıraktım. Geçenlerde de uzunca bir yazı yazdım. Fakat biraz önce bloga koymak için aradığımda, yazıyı bilgisayarımda bulamayınca artık bu sevdadan vazgeçmeye karar verdim. Şimdi gecenin bu saatinde geçmişe bir perde çekip tertemiz bir sayfa açıyorum kalan 23 haftama. Oh be, rahatladım valla :)

Bu Perşembe 17. Haftayı bitiriyorum. İlk 13 hafta sürekli bir mide bulantısıyla geçti ama Ela’da yaşadığımdan çok daha hafifti sanki. Acıkmadığım sürece, ya da başka bir deyişle acıkacak kadar bir şey yemeden kalmadığım sürece kolay idare edilen bir süreç oldu bence. Bunu başaramadığım birkaç kriz anı dışında çok problemli geçmedi. Elbette 3 satırdan fazlaydı yaşadıklarım ama yeter bu kadar. Önümüzdeki maçlara bakalım lütfen ...

İşte aşağıda da 17. Haftaya dair birkaç satır: Son muayeneye geçen Cuma gittik. 16 hafta 1 günlüktü kuzu. O günü niyeyse biraz huzursuz geçirdim. Sanki akşama yolunda gitmeyen bir şeylerin haberini alacakmışım gibi. Geçen hafta baya koşturmalı geçen, bebeği pek düşünemediğim, hamile olduğumu bile nadiren hissettiğim bir hafta oldu. Herhalde bunun içten içe hissettirdiği suçluluk ile ilgili bir yansımaydı. Suçluluk duygusunun anneliğiniçinde bu kadar belirgin olması ya da benim anneliğim içinde bu kadar belirgin olması manidar geliyor bana. Daha kuzu doğmadı bile ama hissedebildim bu duyguyu. Allahtan sıkıntılı bir durum yok. 149gr olmuş kuzu. Boyunu sormamışım. Bu kuzu çok hareketli, beni şaşırtıyor, heyecanlandırıyor. Ela kuzunun rutin muayenelerde kol, bacak hareketini bile nadiren görebilirken, şimdi sürekli çiftetelli oynayan biri var karnımda. Bu nedenledir ki Ela’nın cinsiyetini ta 20.haftada detaylı ultrasonda öğrenebilmiştik. Bu sefer geçen muayenede doktor söylemeden ben gördüm. Yani 15. Haftada. Hatta “ee orda pipi falan yok” diyerek tespitimi dile getirdim. Ama doktorumuz pek üstünde durmadı benim tespitimin. 2 hafta sonrayı bekleyelim dedi, yani geçen Cuma’yı. Son 2 muayene (11.haftadan beri) kendisi “bu belki erkek” şeklinde bizim zaten bildiğimiz (yani herhalde belki erkek, bunun için ultrasonla bakmaya ne gerek var?:) bir şeyi tekrar ediyordu. Ama yine de haliyle bir yönlenme oldu ya da olmuş bizde de.  Ve ben son muayenede yine gördüm. “Bu kız, değil mi?” “Evet, kız” şeklinde sade bir diyalog geçti aramızda. Öğrenmiş olduk. Bu cinsiyet meselesi ilginç bir şey. Ne duysak sevinecektik sonuçta. Çalsın davullar, çalsın sazlar!!!Güzel bir kız daha geliyor bize, sağlıkla, güzellikle hoş gelsin inşallah…
Ben bugünlerimi harika geçiriyorum. Mide bulantım neredeyse hiç yok. Aralığın sonunda şiddetli bir soğuk algınlığı geçirmiştim. Kalıntılarını hala sesimde taşıyorum. Ama fiziksel olarak maşallah turp gibiyim. Hamileliğin fıstık dönemine girdim çok şükür. Karnım iyice çıktı. Eğilip kalkmak, sandalyede uzun oturmak, gece yatmak zorlaşmaya başladı. Geçenlerde bir sunum yaptım. Nefes nefese kaldım sonunda. Bir nefes sorunsalı oluştu yani şu sıralarda.
Bu günlerin bir diğer güzel tarafı da pıtır pıtır yeni hamile haberleri almak oldu. Ne mutlu bize. Allah hepsinin yüzünü sağlıkla görmeyi nasip etsin…




6 Aralık 2012 Perşembe

kuzudan derlemeler

Anneanne, babaanne ve dedeler Büyükada seyahati yaptılar. Kısacık oldu ama pek hoşlarına gitti, mutlu döndüler. Dönerken de Ela'ya bir kaç hediye getirmişler. Hediyelerden biri güzel mi güzel, kızıl saçlı bir bebek. Akşam eve gelince sordum kuzuya:
- Elacım, bebeğine bir isim koydun mu?
- Hıhı, adını Ayşegüm koydum
Akıllıyım ya, çocuğu düzeltiyorum güya
- Ayşegül mü demek istiyorsun Elacım
- Hayır Ayşegül değil, AyşeGÜM onun adı
- Peki...

Nereden aklına geldi bilmiyorum ama harika bir isim olduğunu düşünüyorum. Aferin kuzuya :)

**********************************

Hamilelikle ilgili henüz resmi olarak konuşmadık Ela'yla ama bal gibi anladı, beni idare ediyor bence.
Yemeğe devam edip etmeyeceğimi soran babama şakayla karışık "Hamileyim, haberin yok galiba", dedim. Güya kendi kendine birşeylerle oyalanan Ela kafasını kaldırdı, sanki 20 yaşındaymış gibi "Aaa, hamile misin, anne?" dedi. Ben aptallaştım. Saf saf suratına bakıp ne diyeceğimi düşünürken kuzu " bebek ne zaman geliyor?" deyip beni iyice şapşirik etti. "Yaza gelecek Elacım" dedim. O da "hmmm" dedi. Konuşma böyle bitti. Henüz üzerinde bir daha konuşmadık.Haftaya Cuma doktora O'nu da götüreceğim. Orada resmi olarak öğrenecek bakalım.

************************************

Ve geçen haftanın bombası. Geçen Cuma İstanbul'a gittim. İstanbul seyahatleri için sabah 06:30da evden çıkıyorum ve Ela sabah uyanığında beni göremiyor. Önceki akşamdan bunu anlatmış olsam da sabahları yoklupum biraz sorun oluyor. Sakinleşene kadar babasını baya zorluyor. Bu seyahatten önce yine konuyu açtım
- Ela'cım, benim yarın çok erken evden çıkmam gerekiyor. Sen sabah uyandığında "Anneeee" diyorsun ya, ben yanına geliyorum. İşte yarın ben olmayacağım, o yüzden sen "babaaa" diye seslen, babanı çağır olur mu?
- Tamam, peki babamla Cailoou seyredebilir miyim?
- (tepki vermemesine üzülsem mi, sevinsem mi bilemedim) tabi dedim, ama sadece bir tane
- tamam, olur dedi
ve uyuduk. Geçe 2.30da bizim odaya doğru yaklaşan bir "anneee" seslenişiyle uyandım. Koridorda karşılaştık. Bir anda karşımda görünce onu sıçramışım. Güldü "ödümüz koptu, di mi?" dedi, güldük.
Meğer çişi gelmiş, uyanmış. İlk kez oldu  bu, şaşırdım. Çişini yaptı, "yatağa git, ben geliyorum" dedim. Gitti, ben elimi yıkarken dönüverdi. Banyodaki tabureye oturdu. Ömrüm boyu unutmak istemediğim şu konuşma gerçekleşti:
- Anne, şimdi ben yarın sabah babamla kalacağım, di mi?
- Evet, annecim
- Peki, babam yarın işe gitmeyecek mi?
- Gidecek annecim, ama teyzen gelene kadar babanla kalacaksın
- Hmm, tamam, anladım
Sonra yattık, uyuduk.
Sabah bir fırtına ki korkunç, ortalık birbirine giriyor. Ben saat tam 06.30da çıkmak üzereyken gözümü kuzuya bir çevirdim ki ne göreyim; herhalde dışardaki gürültüden kalkmış, gözler açılmış, bana bakıyor. Aşağıda taksi de bekliyor.
- "Eyvah" dedim içimden, "şimdi arıza çıkacak."
- "Günaydın Ela'cım" dedim korkarak.
- Günaydın, dedi ve sordu
- Çıkıyor musun, anne?"
- Evet, annecim, çıkıyorum (çok şükür dedim içimden, galiba sorun çıkmayacak)
- Tamam, biz babamla dışarı çıkabilir miyiz?
- Dışarısı çok karanlık annecim ve yağmur yağıyor. İstersen mantonu giyip, balkona çıkabilirsiniz.
- Hmm, tamam. Hava aydınlık olsun, öyle çıkarız dedi
sanki 3 yaşına değil de 13 yaşına girecekmiş gibi.
Yalan yok şimdi, gurur duydum kuzuyla. Hafiften de hüzünlendim, doğruya doğru. .Ama çalışan anne olmanın gerçeği bu işte. Ben hala kabullenmekte zorlanırken bazı şeyleri kuzu aşmış gitmiş haberimiz olmamış...

27 Kasım 2012 Salı

Güneş doğuyor, şimdi yaşamak zamanı


Bir ay önce yanlış alarm geldi. Acaba beklediğimiz geliyor mu? Dedim. Gelmemiş. Gelmediğine üzüldüm. Neye üzülüyorsun? dedi Sezai. Anlatmaya başladım. “O çocuk olunca, hayatımda değiştiremediğim şeyleri değiştireceğim. O çocuk olunca, veremediğim kararları verebileceğim. O çocuk, hayatımda bırakmak istediğim şeyleri bırakmamı sağlayacak, başlamak istediklerime vesile olacak. O çocuk Ela için önemli. Kızım dengesini bulacak. Yaz başında doğması çok iyi, çünkü Ela’yı yaz okuluna başlatacağım, ben onu okula kendim götürebilirim….”
Sonra birden cümlelerimin içindeki “O ÇOCUK” vurgusu beni öyle bir vurdu ki…İstediğim çocuk falan değildi. Tüm isteğim yapamadıklarımı yapabilmek, hayatımı değiştirecek bir vesileydi. Dünyaya gelmesini istediğim zavallı bebeğin meğer ne çok yükü, görevi vardı. Düşüncelerimin hoyratlığı beni susturdu. Mahcup, sustum.
Sonra anladım. Yapmak istediklerimi şu anda yapmak için hiçbir engelim yoktu ki. Gelecek çocukcağız bu engelleri kaldırsın ve ben onları yapayım düşüncesi saçmalığın zirvesiydi.  İkinci çocuk tüm bunları nasıl kolaylaştıracaktı ki, olsa olsa zorlaştırabilirdi. Şu an yapmayan bendim, ilerde yapmazsam sebep yine ben olacaktım. Ya da yapacaksam da yine ben yapacaktım.
O çocuk böyle bir yükün altına elbette girmeyecekti, gelmeyecekti. Çok iyi yaptı, gelmedi.
Ve sonra içimdeki suçluluk, mahcubiyet yerini farklı bir duyguya bıraktı. Kendiliğinden oldu, iyi ki oldu. Gözümün önünde sürekli avuç içi kadar pembe, yumuk yumuk bir surat görmeye; nasıl olduğunu bilmiyorum ama yanağımda onun pespembe yanağının sıcaklığını hissetmeye başladım. Her hissedişimde gözlerim doldu, içim kabardı. Artık “O ÇOCUK” yoktu, pespembe, yumuşak ve sıcacık bir yüz vardı. Bu koşulsuz bir davetti. Yani gelecek olana “istediğim ben, benim hayatım” değil “sen”sin demekti. Gönülden diledim, hala diliyorum o güzel yüzü, sıcaklığını hissetmeyi. Çok şükür, bu koşulsuz davet üzerine yuvamıza katılmayı seçen bir kuzu oldu. İçime yerleşti. Yavaş yavaş büyümekte. Onun varlığını henüz hissedemiyorum ama içimde olduğunu düşündükçe yaşama karşı inancım artıyor. Daha güçlü hissediyorum.
Gel kuzum, sadece yaşamak için gel. Biz güzel bir aileyiz, her şey çok güzel olacak, hiç merak etme…
Hayat güzeldi, seninle daha da güzel olacak. Tamamlanmış olacak, tam olacak…