13 Ağustos 2015 Perşembe

bir cuma gününün ardından

İnsan kendi çocuğundan korkar mı?

Ben korkuyordum. Sonra bir Pazar gününü Ela ile geçirdikten sonra anlamıştım.

Bir Cuma gününü kızçelerle yalnız geçirdikten sonra bir kez daha anladım. Geldiğim nokta aynı; ne kadar güzel koşullar yaratmış olursak olalım 3 yaşına kadar bir çocuğa annesi lazım! nokta!

Okullar iki gündür kar tatili yapıyordu. Kızlar günleri evde teyzeleriyle geçirdi. Cuma okullar açıldı ama teyzemiz rahatsızlandı. Ben de bunu fırsat bilerek Ela'yı da okula göndermedim. Tek çocukla tüm gün yalnız harika geçmişti; bakalım iki çocukla nasıl olacaktı?

Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Çok hoş oldu, tadından yenmedi. Fıstıkları içinden taşan, şerbeti kıvamında bir baklava dilimi gibi, sıcak bir günde sunulan ev yapımı limonata gibi..

Yine sabahın köründe kalktık. Saat 09:30a kadar özellikle Alya bana yapışıktı. Sonra kahvaltı yaptık. Ve sanırım kahvaltıdan sonra Alya gitmeyeceğimi anladı.
Belki çok uzun süredir ilk kez ben mutfakta kahvaltıyı toplarken kızlar salonda beraber vakit geçirdi. Sakin, sessiz. Bu o kadar şaşırtıcıydı ki benim için kaç kez salona geldim, gittim; "bir şey mi oldu yoksa?" diye.

Dışarısı soğuk, yerler buzluydu. Yine de iki kez dışarı çıktık, gezdik, dolaştık. Ela müthiş işbirlikçi, Alya ise hem neşeli, hem sakindi. Gün içinde sadece 2 kriz yaşadık. Biri Ela'nın saçını onun istediği gibi yapamadığım için, diğeri ise 2. gezmemiz sonunda Alya'nın bir türlü eve girmek istemeyişi yüzünden. Ve iki kriz de işten eve geldiğimde yaşadıklarımızdan daha uzun ve şiddetli değildi.

Biz böyle uzun aralar ayrı kalınca birbirimize karşı pratiğimizi yitiriyoruz. Çocuklar annelerine, anneler de çocuklarına acemileşiyor. "Yabancılaşıyor" demek de geçiyor aklımdan ama çok ağır; diyemiyorum

Sonuçta durum aynıydı. Çocuklar tüm günde alması gerekeni, akşam 2 saate sığdırmaya çalışınca işler kilit oluyor. Birine yetemeyen zaman, ikisine hiç yetmiyor. Ve bir telaşla, annenin kolu bir tarafa, bacağı bir tarafa çekile çekile, koştura koştura bağlanıyor akşamlar geceye. Üstüne şerbet boca edilmiş, fıstığının tadı alınamayan bir baklava dilimi gibi yenmesi zor, üşürken eline tutuşturulmuş soğuk bir limonata gibi zamansız...


P.S: Bu yazı da Şubat 2015'ten. Küçük düzeltmeler yapabilmek için yayınlanmamış. Tam 6 ay sonra üzerinde tek harf değiştirmeden yayınlıyorum. Ah bu benim iyimserliğim ...





12 Ağustos 2015 Çarşamba

ters köşe

Anneliği ikinci kez yaşamak değişik bir deneyim. İster istemez ilk çocukta yaşadıklarını referans alıyorsun. "aman efendim çocuklar asla kıyaslanmamalı, her çocuğun farklı bir gelişim eğrisi vardır, bıdı bıdı" tabi ki doğru bir tespit, benim de zaman zaman bu cümleyi kurduğum olmuştur başkalarına. Ama Alya büyürken, bu cümle beni hiç rahatlatmıyor. Bugünlerde aşağıdaki iki konu benim için oldukça sıcak.

Ela bezi bıraktığında 20 aylıktı. Alya 25 aylık, bezi bırakamadık.
Ela 2 yaşına geldiğinde "ben geldim, gittim, oturdum, yoruldum..." gibi basit cümleler kurardı. Sonrasındaki birkaç ayda baya konuşmaya başlamıştı. Alya şu anda sadece 11 kelimeyle hayatını sürdürüyor. Hangileri olduğunu kayda geçirelim, Alya kuzu büyüyüp bu yazıyı okuduğunda merakta kalmasın :)
Anne, baba, anneanne, dede, abba, hu(su), vavvav (köpek), gağga(karga), gaga(kaka), ciş (çiş), mama bir de aa(al) ve le(gel) var, kelimeden sayılır mı bilmem.

Bunun yanında konuşamıyorum diye bir köşede oturmuyor elbette kuzu. Hayatım tam içinde, göbeğinde. Her dediğini anlatabiliyor. Mutlaka. Bu konuşma konusu kafamı çok kurcalıyor. Yarın bir pedagoğa gideceğiz. Merak ediyorum neler diyeceğini. Umuyorum "her dediğini anlıyorsunuz, o nedenle konuşmasına gerek kalmıyor" cümlesini kurmaz. Bu cümlenin kesinlikle bu süreci hiç yaşamamış kişilerce kurulan bir ezber olduğunu düşünüyorum. Anlamamayı, Alya'nın işlerini zorlaştırmayı denedik. Ama bu zaten "sabırsız" bir kişilik olan Alya'yı daha da sabırsızlandırdı, sinirlendirdi. Başka bir fayda görmedim. Ağzından çıkaramadığı kelimeyi çıkartmasını sağlamadı. Bazı sesleri hiç duymuyorum. Mesela "sss", mesela "tt", mesela "pp". Ben bu durumu baya sıkıntılı görüyorum. Çünkü her ne kadar hayatın içinde olsa da mesela kitap okuyamıyoruz. Karşılıklı etkileşimimiz sınırlı oluyor. Anlatmak istediğini anlatamaması bence onu ruhsal olarak da çok zorluyor. Bu süreci hızlandırmaya ihtiyacımız var.

Bez meselesi ise yine benim ters köşe olduğum bir konu. Zaten ikinci çocuğun anneye öğrettiği en büyük şey "tükürdüğünü itinayla yalatmak". Haddin olmadan kurduğun tüm cümleleri bir bir hatırlatıyor sana. Çok ukalalık ettim ben bez konusunda "2 yaş çocukların bunu başarabileceği bir yaş" "Bezi atın, çocuk biraz altına yapsın, o kası nasıl kullanacağını çocuk 3-4 haftada öğrenir" Sen misin bunu diyen; Alya tam 6 hafta altı açık dolaştı. Başlangıçta çok güzeldi. Altına yapıyordu, biz arkasında dolaşıp temizliyorduk. Bu zaten bizce normal süreçti, rahattık. Bu hafta olacak, bu hafta olacak derken 6 hafta geçti. Sonra Alya, boşverin ya ben şimdi rahatım bezle" der gibi gidip gidip bezini getirmeye başladı elimize. Tatilde biraz karıştı trafik. Bazen taktık bazen takmadık. 3 hafta sonra eve dönünce tekrar çıkardık bezi. Şimdi kesin olur dedik. 3 hafta oldu, artık bizden habersiz bir yere çiş yaparsa zahmet edip onu da söylememeye başladı. Sanırım bir süre daha ara vereceğiz.
Gerçi teoride zehir gibi. Çişini yere yaptıktan sonra tuvalete oturmak istiyor. Güya çiş yapıyor, altını sildirip, sifonu çekiyor. Kakayı bu yazıya hiç karıştırmayalım, keyfimiz kaçmasın :)

Bakalım geçen günler neler gösterecek, elbet Alya bir zaman konuşacak, bezi bırakacak, derdimiz bu olsun ey hayat!







22 Nisan 2015 Çarşamba

Bir sor niye yazmadın diye

Güzel kuzum Alya; bir baktım da yazmamışım aylardır. Üzüldüm, geçiyor günler ben kayda alamadan. Oysa ne muhteşem seninle, sizinle her gün, bir bilsen. Ablan büyürken daha sık yazmışım, sen de farkedeceksin. Nedenini de merak edersin belki; bak anlatayım:
Kuzum; benim yazı yazabildiğim tek zaman dilimi şu saatler. Ve ben nicedir şu saatleri seninle geçirir oldum. Böyle olunca benim dengem şaştı. Bizim alıştığımız düzende evdeki çocuk en geç 20:30da uyur. Sonrasında da anne-baba biraz dinlenir, biraz çalışır, konuşur, bir şeyler okur, çay içer, falan filan. Alya kuzum bazen uyuman saat 22:00yi buluyor. Bu saat neredeyse benim uyku saatim. her çocuğun aynı olmadığını biliyorum, her birinin içinde başka bir ritm olduğunu biliyorum ama bilmek yetmiyor. Sen saat 21:00de hala uyumamışsan canım sıkılıyor. Bu da beni olması gerektiğinden çok yoruyor.

Saat 20:30 - 21:00 arası uyku için hazırlanmaya başlıyoruz. Uykuya hazırlık sorumuz: "Kim diş fırçalayacak?" ve sen "Aayaaaa" diyorsun sevinç ve hevesle. Sonra ablanla beraber dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Sen lavabonun kenarında ayakta, o tabure üzerinde. Ablan ne yaparsa aynısını yapıyorsun. O kadar eğlenceli ki sizi izlemek. Henüz ağzını çalkalayamıyorsun. Ablan gibi ağzına suyu alıyorsun, bir güzel yutuyorsun ardından da lavaboya tükürür gibi bir hareket. O tükürme hareketinin hastasıyız babanla. O anları da çekemiyoruz be kuzum. Telefonu elime aldığım an üstüme atlıyorsun. ama denemelerimiz sürecek. İnşallah şu anlattığımın görüntüsünü de izlersin büyüdüğünde. Sonra pijama giyme faslı. İşler yolunda gittiğinde bu aşamaları hızlı geçiyoruz. Ve sonra karmaşık kısım geliyor. Ablan yatağına yatıyor, sen onu asla yatağında bırakıp odana geçmiyorsun. Ya onun yanında yatacaksın, ya da onu da alıp senin yatağına gideceğiz. Ablan o saatlerde harika. sana kıyamıyor, gönlünü yapıyor. Genelde senin yatağında hep beraber yatıyoruz. Sonra ablan (eğer sen rahat verirsen) hemen uykuya dalıyor. Bazen rahat vermiyorsun ona da. Geçenlerde "Alya,n'olur dur bari yarım saat uyuyayım" dedi, güldürdü bizi. Rahat edemeyince yatağına gitti ama senden kurtulamadı. Onu geri döndürmek için çok ağladın ama onun artık dayanacak gücü kalmamıştı.

Ve sonra kuzum, salona geliyorsun. Kim bilir belki de bizimle vakit geçirmeye ihtiyacın var. Kendine değişik oyunlar buluyorsun, kendince eğleniyorsun, bizi eğlendiriyorsun, yanımızda olmaktan son derece mutlu, uyumamak için uğraşıyorsun. Şu ara uyguladığımız taktik şu: Ters psikoloji sende de işe yarıyor baya. "Hayır Alya, babana gitme, babayla dışarıdaki köpekler bakma" diyorum. Ve sen koşa koşa, güle güle babanın kucağına gidiyorsun, dışarıdaki köpeklere bakmaya. Sonrası 5-10 dk. çoğu zaman babanın kucağında uykuya dalıyorsun. Ya da kötü ihtimalle uykuya dalarken aklın başına geliyor, beni istiyorsun, birlikte uyuyoruz.

Yani anlayacağın bu ara durumlar karışık. Düzene sokamadık uyku meselesini. Üstüne üstlük geçtiğimiz ay emziği bıraktık. Sıra da meme var. İkimizin de vedalaşma vakti geliyor. sonra bir ara bezi bırakacağız. Yavaş yavaş özgürleşeceğiz...

Alya demek sıcaklık demek. Boyun küçücük ama kalplerimizde kapladığın yer öyle büyük ki. Her gün yeniden aşık oluyoruz sana. İyi ki geldin be kuşum :)




P.S: Bu yazı aylar önce yazılmış ve yayınlanmamış. Emziğin yeni bırakıldığı, memenin hayatımızda olduğu günler. Tahminen Mart 2015. Zira memeyi 28 Nisan günü bıraktın kuzum. Hikayesini inşallah anlatırım yine bu blogta.

4 Aralık 2014 Perşembe

bugünlerde böyle

Kuzularla hayat doludizgin gitmekte...

Alya değişik bir hatun oldu çıktı. En belirgin özelliği "ısrarcı" ve "sabırsız" olması. Dönemsel mi, yoksa mizacı ile ilgili bir durum mu bunu zaman gösterecek. Ama şaşkınım. Sanki Ela'da bu dönemleri daha rahat geçirmiştik gibi hatırlıyorum. Elbette iki dönem arasında evde tek çocuk olması ve iki çocuk olması gibi "1" fark var. Ve bu "1" fark belki nicelik olarak az ama yoğunluk, derinlik, hacim gibi bilimum özellik açısından baya bloke edici.

Alya kuzu şempanzelik dönemini büyük bir hevesle yaşıyor. Bizim içinse müthiş bir eğlence. Taklit ettiği yegane kişi ise elbette Ela. Bu dönem benim için eğlencenin yanında da bir farkındalık dönemi aynı zamanda. Önemsiz sandığın, öylesine yaptığın bir şeyin çocuğun hayatında aslında ne kadar önemli olduğunu görme dönemi. Durumu bir kaç örnekle açıklayalım; malum kış sezonu ve eş zamanlı olarak "burundan sümük aman ha eksilmesin" dönemi başladı. İki kuzu da aynı durumda. Mesela Ela'nın burnunu siliyorum, Alya anında dibimde bitiveriyor, o küçük başını ileri doğru uzatıyor. Burnunu sildiriyor. Ela'nın saçına toka takıyorum, Alya büyük bir telaşla yanıma koşuyor, saçını işaret ediyor. "Hemen benim de saçıma toka takıla" emrini veriyor. Benim en komik bulduğum an ise Ela'nın kulağıma birşey fısıldaması ve bunu gören Alya'nın hışımla kucağıma çıkıp, ağzını kulağıma dayaması oldu. Örnekler anlatmakla bitmez, eğlencemiz bol çok şükür.



Sabah evden çıkışlarımız aylardır beni en rahatsız eden konulardan. Ela'da da sıkıntılı dönemlerimiz olmuştu. Ela'nın ben evden çıkarken beni görmesi olmazsa olmazımdı. Gerçekten hiç gizlice evden çıktığım olmadı. Şimdi ise istisnasız her gün Ela ve ben gizlice evden çıkıyoruz. Yazarken bile mahvoluyorum, düpedüz suçluluk bu hissettiğim. İşe başladığımda tavrım netti. Ne olursa olsun bizi çıkarken görecekti. İlk aylarda sıkıntı yoktu, çok farkına varmıyordu. ancak yaşına yaklaştığında huzursuz olmaya başladı. Sonra bir gün çok ağladı, ertesi gün çok çok ağladı, bir sonraki gün neredeyse krize girdi ve o gün ben çok korktum. O gün son oldu zaten. O günden beri teyzemiz onu ya balkona çıkarıyor, ya farklı bir odaya götürüyor ve bizim çıkışımızı görmüyor. Teyzemizin söylediğine göre sonrasında bizi aramıyormuş. Farklı bir şey olsa mutlaka söylerdi, teyzemize o konuda güvenim tam. Tabi bunun etkisini ben sabahları çok hissediyorum. Alya bizim hazırlandığımızı farkediyor, beni görüş alanından bir saniye olsun çıkarmıyor kuzum. Yapışık bir şekilde hazırlanıyoruz. Tek tesellim erken kalkıyor oluşumuz ve sabahları 2 saati beraber geçirdikten sonra ayrılmamız.


Ailemizin 4 kişilik haline artık alıştık. Zorlukları kabullendik, tolerans sınırlarımızı genişlettik. Öyle, böyle geçiyor günler, haftalar, kızlar büyüyor, biz büyüyoruz. Çoğu zaman telaşlı, yorgun, bunalmış, genelde mutlu ve her daim yaşadığımız bu günlere, bu günleri bize nasip edene müteşekkir...



12 Ağustos 2014 Salı

Sizin kolluklarınız ne renk?


Ela bu haftasonundan beri kolluksuz yüzüyor. Belki insanlık için küçük ama bizim için hayli büyük bir adım. Geçen yaz başında kolluklarına rağmen bize yapışık yüzdüğü düşünüldüğünde müthiş bir aşama.

Yüzme kolluk/şişme yüzmeye ayarlayın/su emniyet ürününKolluksuz yüzmesi gerçekten bir anda oldu. O günü düşündüğümde Ela’nın kollukları attığı o yarım saatte bana birkaç yeni şey gösterdiğini görüyorum.

İlki Ela’nın rekabet duygusuyla müthiş bir şekilde tetiklendiği. O gün arkadaşı Tuna ile beraberdi ve yakışıklı Tuna kollukları atmış, kendi kendine yüzmeye başlamıştı. Derken harika komşumuz Ecehan, Tuna’yı kendi kendine yüzebildiği için alkışlayıverdi. Ecehan, Ela için önemli bir figür, dolayısıyla Ela’nın tepkisi gecikmedi. “Neden alkışladın Tuna’yı?” diye yaptı çıkışını “Çünkü kolluksuz yüzebiliyor” dedi Ecehan. Sonra Ela’nın “bunu bana nasıl yaparsın?” bakışını görünce“sen de çok güzel yüzüyorsun” diye toparlamaya çalıştı ama Ela bunu tabi ki yemedi, kararını vermişti; Tuna gibi yüzecekti. Biz Ela’ya baştan beri “diğerlerinden iyi olmak gerektiği, birşeyi başkaları onu şöyle iyi, böyle güzel görsün diye yapmasının iyi olacağı”ile ilgili hiçbir telkinde bulunmadık. Yani bu O’nun bizden öğrendiği birşey değil. Bu belki dönemsel, bu yaş grubuna özgüdür; bilmiyorum ama dileğim bir şeyi “diğerinden / diğeri kadar iyi olmak” için ya da “başkaları onu öyle görsün” diye değil, kendisi için başarmak istemesi olurdu. Diğer taraftan, bu tetikleyici olmasa Ela yüzmeyi öğrenir miydi? Mutlaka ama bu, bu kadar çabuk ve erken olmazdı. Sonuçta rekabet duygusunun, beğenilme isteğinin bu kadar kuvvetli olması Ela için iyi mi, kötü mü şu an gerçekten bilmiyorum.

Gelelim Ela kararını verdikten sonraki aşamaya. Önce küçük havuzda kendince denemeler yaptı. Sonra beni de davet edip, büyük havuza attı kendini. Önce kısa kısa mesafeler, denemeler, yavaştan cesaretlenme ve biz mesafeleri büyüttükçe hoop bir anda yüzer oldu hatun. Bu kısımda benim için en etkileyici olan korkuyla baş etme bölümüydü. “Korkuyorum” dedi çok kez. Ben de “olsun, herkes korkar, korkarak da yapabilirsin” diyordum. İşe yarıyordu. Sanki o zaman korkusu O’nu durdurmuyor, önemsizleşiyordu. Korkuyla mücadele etmek yerine, onunla beraber hareket etme fikrini Dost'tan duyduğumda etkilenmiştim. ve şimdi Ela bana bunun hayattaki uygulamasını gösteriyordu. En son kısımda havuz kenarından atlamaya niyetlendi. İlk başta cesaretini toplayamadı. Sonra “atlamak istiyorum ama korkuyorum” dedi ben yine “dert değil, korkarak da atlayabilirsin” dedim. “Suya batınca çıkarmıyım?” dedi, “kesin çıkarsın” dedim. Bu sözümden sonra 3 saniye geçmedi, atlayıverdi. Program bu atlayışla ve Ela’nın tüm yüzünü kaplayan gülümsemesiyle tamamlanmış oldu. Bazen öyle bir gülümsüyor ki tüm yüzü gülüş oluyor. Birinin gülüşüyle erimek ne demek o zaman anlıyorum.

Sonrasında, Ela’yla yaşadığımız bu macera bana kendi kolluklarımızı düşündürttü. Suya batmamak için taktıklarımız. Çıkarırsak hemen batacağımızı düşündüklerimiz. Sonra batmaktan ne çok korktuğumuz, o korku ile o kolluklara nasıl daha da sıkı bağlandığımız. Oysa o kolluklar zamanla kollarımızı nasıl da sıkıyor, zaman geçtikçe nasıl acıtıyor. Ve bizi ne çok yavaşlatıyor. En ilginci de kolluklar varken, zaten batmadığını farkedince artık kolunu bacağını hareket ettirmeyi bırakıyor insan, duruyor. Durunca da güçsüzleşiyor. Ve güçsüzleştiğinde, kolluksuz yapamaz oluyorsun artık.

Geldiğim noktada Ela’nın merakla bana sorduğu soruyu kendime soruyorum: “Kolluksuz suya atlasam geri çıkar mıyım?”, derin bir nefes alıyorum, ilginçtir kendime Ela’ya söyleyebildiğim gibi güvenle “Kesin çıkarım”diyemiyorum. Duruyorum. Kolluklar kolumu sıkmış, acıtmış ve ben duruyorum.

Ne bileyim ben, ah ne bileyim ben
Bir kuş kanatlanır şu gönlümden, çırpınır, çırpınır da uçamaz...

11 Temmuz 2014 Cuma

Alya'ya mektup

Minnoşum, kuşum, kuzum;

bu mektubu yazmak nicedir aklımda, kısmet bugüneymiş. Allah allah, bu annelik de garip, bir anda gözlerime hücum eden bu yaşlar da nereden çıktı şimdi? Tüm kalbime senin güzel yüzünü doldurunca akıverdiler gözlerime. Melekler Şehri diye bir film var, belki izlersin büyüdüğünde, seyretmesi zevklidir de sonu kötü biter. Sonu kötü biten filmleri hiç sevmem ben. Neyse, o filmde melek olan adam insanların neden ağladığını anlamaya çalışır. Doktor kızın yaptığı tıbbi açıklamanın ardından insanların, duyguları bedenlerinin taşıyamayacağı kadar yoğunlaştığında ağladığı gibi bir sonuca varır. O kadar hoşuma gider ki bu tanımlama. Akan her göz yaşının, kalbin içine sığdıramadığı duygular olduğunu düşünürüm ben de. İşte benim gözlerden akanlar da öyle birşeyler. Annelik bir delilik hali tatlım, dilerim ki sen de ablan da tadarsınız bu duyguyu.

Bugün tam 13 aylık oldun kuzum. Artık o önemli milat olan 1 yaşını aştın. 8. aya geldiğinde oryantasyon dönemini bitirdiğini kesin bir şekilde ilan etmiştin. Bu da bizim kurduğumuz dengeleri hayli şaşırtmıştı. Şu anda durumumuz daha iyi ama dengemizi bulduk sanma, şaşan dengemize alıştık sadece, o kadar. Sen bana pek çok şey öğrettin biliyor musun? Bir kere ana-babalıkta "yok, asla yapmam" denmeyecekmiş. Çocuklu, hele de duble çocuklu hayat özellikle akışına bırakılacakmış. Hayatı akışına bırakmak konusunda hala baya pratik eksiği olan anneciğine ne büyük yardım bu, anlatamam. Ama hayli eziyetli söylemeliyim.

8. ay ile beraber isteklerini net olarak ifade etmeye başlamıştın. Bu konuda çok yol katettin. İstediğin birşey olduğunda çok ısrarlısın tatlım. Aslında 2 yaşına kadar belki çocukların ilgisini başka yere çekmek durumu idare etmek için baya işleyen bir tatktiktir. Fakat sende işlemiyor be tatlım. Aklındaki her neyse, onu alana, oraya gidene ya da onu görene kadar dünyanın 7 harikasından birini de göstersem sana kar etmiyor. Yemek masasında herhangi birşeyse istediğin parmağınla gösteriyorsun. Bir "IIIH" nidan var, neredeyse meşhur oldun o sesle. O gösterdiğini verene dek, eline ne verirsek yere atıyorsun. "IIIH"ların tonunu ve sıklığını artırarak üzerimizde dayanılması cidden zor bir baskı kuruyorsun. Ve çoğu zaman başarıyorsun.

Ablan en büyük tutkun. O evde olduğunda, dünyan O'nun etrafında dönüyor. Sürekli O'nun yanında olmak, O'na dokunmak, O'nunla oynamak istiyorsun. Ablan da bu özel ilgiden çok memnun. Bu durum O'nun seninle ilişkisini o kadar kolaylaştırdı ki. Bizim yaptığımız hiçbirşey ablalığı benimsemesi için O'na bu kadar yardımcı olamazdı. Biz de bazen unutuyoruz, kendisi sadece 4,5 yaşında. İşler sadece O kendi başına bir aktivite yapmak istediğinde sarpa sarıyor. İşte orada bu anneciğin de baya zorlanıyor. O eline ne alırsa onu istiyorsun. Israrla, tutkuyla. Ablan eline bir kitap ya da oyuncak alıyor, senin önüne de belki 10 tane kitap ya da ilginç oyuncak koyuyoruz. Hiçbirini gözün görmüyor. İlla ablanın elindeki. Elindekini veriyor, başka birşey alıyor. Aynı oyun başa sarıyor. O da sağolsun sıklıkla yaşından olgun davranıyor, hakkını verelim.

Abla tutkusu bir de uyku saatlerinde başımıza iş açıyor. Gözlerin kapanıyor ama Ela'nın yanında olmama fikrini kabullenemiyorsun. O yüzden ablan yatağına yatıp, uykuya daldıktan sonra uyuma havasına girebiliyorsun. Zaman zaman uykuya karşı #direnalya modundasın. "aman bir yamuk olmasın, gözlerim kapanır falan, Allah korusun" der gibi bakıyorsun bize. Öyle gecelerde ablan uyumuş olsa da zorlanıyorsun. Saat 22:00yi buluyor uyuman (2-3 kez 23:00e kadar bile kaldın) ki bu da bana verdiğin derslerden biri. Çocuğu anne uyutmazmış, çocuk kendi uyurmuş meğer. Ah kuzum ah, bazen ablan uyuyabilsin ya da senin sesinden uyanmasın diye odasının kapısını kapatıyorum. İşte o kapının önünde kedi gibi bir bekleyişin oluyor ki, inan beni benden alıyor.

10 aylık olduğunda emeklemenin geriye değil ileriye bir hareket olduğunu keşfettin ve hayatın(ımız) değişti. Artık özgürdün :) O günden beri,  hızını günden güne artırarak emeklemenin kralı oldun. Hatta öyle iyisin ki hareket etmek için alternatif yollara tenezzül etmiyorsun. Yürümek sence son derece gereksiz. Aslında elini tuttuğumuzda yürümek konusunda heyecanlanıyorsun ama bunu istiyorsan tek başına deneye deneye, poponun üstüne düşe düşe öğrenmen gerekecek. Acelen yok biliyoruz, bizim de yok. Benden duymuş olma ama yürüdüğünde seni dışarda da kucağımızdan bırakabiliriz, biliyor musun? Yani daha özgür olacaksın kuzum. Yine de sen bilirsin tabi...

Ve elbette beklediğimiz üzere bebek arabasında ve bittabi araba koltuğunda oturmayı sevmiyorsun. Bebek arabasını idare ederiz ama araba koltuğunun alternatifi yok kuzum. Biraz gözyaşı akacak da olsa o koltuğa alışmak zorundayız. Hepimiz elimizden geldiğince yardımcı olacağız.

13 ay önce bugün geldin, hoşgeldin, ne iyi ettin de geldin,

seninle tam olduk...

11 Mayıs 2014 Pazar

Anneler günü ve yine aynı can sıkıntısı

Yine bir anneler günü. Tüm hafta gözün gördüğü, kulağın işittiği her yerde bir anneler günü çılgınlığı ya da daha doğrusu hoyratlığı. Sanki bu ülkede hiç annesi olmayan çocuk, çocuğu olmayan anne yokmuş gibi. Oysa bu basit tüketim pompalamasının şanslı olup da çocuğu, annesi yanında olanlara hiç faydası yok. Çünkü onlar için birbirlerinin varlığını hissettikleri her an özel, bunun farkında olduğumuz her an bir kutlama. Çocuğu yanında uyanan her anne için, bu sabah da diğerleri gibi sevinçli bir bayram sabahı.

Son bir hafta içinde bir tane daha mutfak aleti, kolye ya da "annenize sevginizi göstermenin en güzel yolu" olarak işaret edilen herşeyden daha fazla satabilmek uğruna burkulan kalpler ve sessizce yaşlanan gözler için çok üzgünüm. Tüm yaşananlar için kendi adıma özür dilerim.

Anneler günü için dileğim, hiçbir çocuğun annesiz, hiçbir annenin de çocuksuz kalmaması. 

Ülkem içinse dileğim; sevincimizi, mutluluğumuzu, farklı hissedenlerin de olabileceği bilinciyle; zerafet, içtenlik ve sadelikle kutladığımız günleri görebilmek...