Valla ne yalan söyleyelim işler karıştı biraz. Alya kuzu 8 aylık olana kadar hissetmemiştik bunu. Beklemesi gerekirse çünkü -nasıl beceriyordu bilmiyorum ama- beklerdi. Fakat en son geçtiğimiz haftasonu "artık bu kadar yeter!" dedi ve hakkı olan anne kucağını ısrarla istedi. Öyle olunca bizde dengeler şaştı. Çünkü önceden Ela "Anneeeee, gelir misin, vırtımı giydirir misin, zırtımı kaşır mısın, şunu bardağa koyar mısın, bunu pişirir misin?" dediğinde Alya'yı ana kucağına ya da yere koyar, eline bir oyuncak verir, işimi hallederdim. Ama artık öyle bir dünya yok. Çünkü Alya tercihlerinde, isteklerinde net ve ısrarlı. O an annenin kucağında olmak istiyorsa, bunu o an istiyor ve başka bir kucak değil anneninkini istiyor. Eğer istediği olmazsa da dünya başına yıkılıyor. Bu elbette olması gerektiği gibi. Şaşkınlığım bizi daha önce alıştırdığı rahatlık yüzünden. Hal böyle olunca geçtiğimiz Pazar işler biraz kilit oldu. Anne bir tarafa, baba bir tarafa koşturup durduk. Akşam 9 gibi gün kızlar için bittiğinde, bizim üzerimizden de tır geçmiş gibiydi. Sonraki haftasonu Allah'tan halimize acıyan annem ve babam sürpriz yaptılar da insanlıktan çıkmadan bir haftasonu geçirdik.
Kuzunun hakkını istemesi elbette hayata katılmasının işareti. Çok da seviniyorum bir taraftan. Ne istediğini anlatabilen, tercihlerinde ısrarlı biri oluyor. Kısaca ailede biri daha olduğu artık daha net hissediliyor. Artık etkisiz eleman değil, hayatın içinde bir insan yavrusu. Bununla birlikte Ela da çok şükür sakinledi sayılır. Bu cümleyi ne zaman kursam etrafımdan mutlaka bir karşı argüman duyuyorum. Onlar da haklı olabilir. Ama başlangıç noktamızı düşündüğümde şu anda ulaştığımız durum muhteşem. Artık bir kardeşe sahip olmak normalleşti. O'nun bakıma ihtiyacı olduğunu kabul ediyor, gerekli durumlarda annenin ya da babanın varlığından feragat edebiliyor (tabi kuralları ve sabır sınırları var; misal uyku saatinde anneden vazgeçmek mümkün değil hala-bu noktada zaman geçip Alya da tercihini benden yana kullanırsa ne halt edeceğimi bilemiyorum:)), kardeşini seviyor, fiziksel zarar riski en aza indi gibi gibi. Bunun yanında sahalarımızda görmek istemediğimiz hareketler olmuyor mu? Beni çaresiz bırakıp gibi deli dana gibi bağırtmıyor mu? Evet, yapıyor ama çok seyrek. Bu hareketleri de gördüğüm kadarıyla en başta ilgi çekmek için , sonra da canı sıkıldığı için yapıyor. Bunun yanında Alya bir abla delisi; abla evdeyse mutlaka onun yanında olmak istiyor, O'nu görünce sevinç çığlıklarının, kahkahaların ardı arkası kesilmiyor. Ela da bu ayrıcalıklı muamelenin fazlasıyla farkında ve gayet memnun. Zamanla herşey daha keyifli olacak, çok umutluyum. Sonuçta kendi küçük, baş etmeye çalıştığı duygu çok büyük, aldığı yol ise bence çok.
Güzel günler göreceğiz, güneşli günler....
20 Şubat 2014 Perşembe
2 Aralık 2013 Pazartesi
Yine yeniden
Hayatımın en keyifli yazlarından biriydi. İkinci kuzu kucağımda, birincisi kelimenin tam anlamıyla tepemde.
Aynı anda hem kızların anası olduğum, hem de güzel annemin 2 ay yanımda kalmasıyla anasının kızı olduğum zamanlar. Yani hem anne, hem de çocuk olmak; ne lüks!
Aynı anda hem kızların anası olduğum, hem de güzel annemin 2 ay yanımda kalmasıyla anasının kızı olduğum zamanlar. Yani hem anne, hem de çocuk olmak; ne lüks!
Alya kuzu doğalı 5 ay oldu. Ağırdan aldık oryantasyonu biraz ama artık alıştık. O hayata, biz de ona.
Ve keyifli günlerin, gevşek zamanların sonu geldi. Ela'da çok bunalmıştım, işe başlamak kurtarıcı olmuştu. Şimdi ise "dur ya, daha karpuz kesecektik" diyor içim. Yetmedi yani. Sürekli bu şekilde yaşamak beni mutlu etmez, farkındayım. Ama bir süre daha fena olmazdı.
En çok özleyeceklerimden biri; Ela'yla sabah okuluna elele yürüdüğümüz o 10 dakikalık zamanlar. Bir yere yetişmek zorunda olmadan, ondan, bundan konuşarak, gülerek, şarkı söyleyerek geçirdiğimiz zamanlar. Ne garip! Cuma'dan beri kıymete bindi o yürüyüşler. Peki o 10 dakikalık zamanlarda, şu an yanaklarımdan akan gözyaşlarımda gerçekten ne saklı? Neyi kaybedeceğimi düşünmek üzüyor beni?
İlk doğum iznimden dönerken endişelerim üzüntümden büyüktü. Ela'nın uykusu, yemeği, süt sağma, çocuğun bakıcıyla kalması; hepsi yeni ve büyük endişelerdi benim için. Şimdi ise aklımda ne Alya'nın uyku saatleri, ne uykuya nasıl dalacağı, ne de yeme düzeni var. Sadece Ela'yla elele yürüyüşlerimiz ve küçük kuzumla yan yana yattığımız, konuştuğumuz anlar, onun bana "bir şey söyle de güleyim" der gibi bakışları ve küçük elleri var.
Bu sefer stresli değilim diyordum. Gerçekten değilim. Üzgünmüşüm, farketmemişim...
25 Kasım 2013 Pazartesi
Performans Odağımız ve Göster Hant'ın öğrettiği
Göster Hant Ela'nın tabiri. Öyle duymuş, öyle söylüyor. Anlattım ama değiştirmedi kuzu. Göster Hant dediği Göster Anlat yani, hani şu anaokullarında çocukların evden eşya getirip arkadaşlarına anlattıkları etkinlikler.
Her hafta Cuma günleri bir sonraki haftanın ders programını gönderiyor okulumuz. Geçen haftanın programının bize bir şekilde ulaşmaması bu hikayenin başlangıç noktası oldu. Her gün bir çocuk Göster Anlat yapıyor ve bu ders programından takip edilebiliyor. İstenen o ki, veli ders programına bir zahmet baksın, çocuğunu ertesi güne hazırlasın. Ben ders programının bana ulaşmadığını Pazar günü farkettim ama yapacak bir şey yoktu, P.tesi sorarım dedim. P.tesi sabahı da sormayı unuttum.
O gün akşam Ela'yı almaya gittim. Dönüşte konuşuyoruz. Dedi ki "biliyor musun, bugün benim Göster Hant'ım vardı." Bunu duyduğum ilk anda hissettiğim duygu "panik"ti. "Ne bugün mü?" dedim, kendime kızdım içimden, okula kızdım. İçimde bunlar olurken hızla sordum. "Peki sen nasıl öğrendin, ne anlattın, nasıl geçti?" Öyle ya "ya güzel geçmediyse?" Ela rahatça, mutlu şekilde anlattı. "Sabah öğretmenimiz dedi ki, bilin bakalım bugün kimin Göster Hant'ı var? Ela'nın!!!" Korkarak sordum "eee, sen ne yaptın?" Beklediğim cevap "eyvah , n'apacağım şimdi, hazırlık da yapmadım" falan demesiydi. Fakat kızım aklımı başımdan alan ve o günden beri üzerinde her gün düşündüğüm şu cevabı verdi. "Havalara zıpladım" Yani benim tahmin ettiğim gibi bir panik, gerginlik, korku, hazırlanamamışlık duygusu yoktu. Sevinç vardı, coşku vardı. Öyle ya, havalara zıplamıştı. "E peki ne anlattın?" dedim. O gün oyuncak günüydü, onun için götürdüğü oyuncak telefonu anlatmıştı. İşte bu kadar.
İşte o andan itibaren şunun daha çok farkındayım artık. Ben yetişkin dünyamda performans odağıyla yani "bir şeyleri iyi yapabilmek kaygısı" ile yaşıyorum, o ise çocuk dünyasında "birşeyleri yapabilmenin coşkusuyla" yaşıyor. Bir şeyi yaptığımızda sonuç eğer iyiyse(kime göre?) kıymetli oluyor, bir şeyi sadece yapmak, yaparken aldığımız zevk, gösterdiğimiz çaba yokmuş gibi oluyor. Önemli olan ortaya çıkan sonucun beğenilmesi ve mümkünse hatadan uzak olması. "Başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" iç seslerimi koçluk deneyimlerim içinde ne kadar da net duymuştum. Ama tabi bunu görmek bir adım, çözüm değil. O sesler bünyeye o kadar işlemiş ki bazen sadece bir seçenekten daha güçlü oluyorlar, tek sesin oluyorlar ve başka seçenekleri farketmiyorsun. Ben farketmemiştim; ta ki bir çocuk, benim doğurduğun 4 yaşına henüz basmamış çocuk benim "eyvah" dediğim bir olay karşısında sevinçten havalara zıpladığını söyleyene kadar. Bu sesleri benim bundan sonraki ömrümde duymamam mümkün değil. Hep duyacağım, onlar hep benimle olacak. İsteğim konuştuklarında bunu fark etmek ve sonra hangi sese göre davranacağıma karar vermek. Yani SEÇENEKLERİMİ görmek.
Ela ve Alya için ise istediğim büyüdüklerinde "başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" seslerini çok da fazla duymayacakları bir çocukluk geçirmelerini sağlamak.
Her hafta Cuma günleri bir sonraki haftanın ders programını gönderiyor okulumuz. Geçen haftanın programının bize bir şekilde ulaşmaması bu hikayenin başlangıç noktası oldu. Her gün bir çocuk Göster Anlat yapıyor ve bu ders programından takip edilebiliyor. İstenen o ki, veli ders programına bir zahmet baksın, çocuğunu ertesi güne hazırlasın. Ben ders programının bana ulaşmadığını Pazar günü farkettim ama yapacak bir şey yoktu, P.tesi sorarım dedim. P.tesi sabahı da sormayı unuttum.
O gün akşam Ela'yı almaya gittim. Dönüşte konuşuyoruz. Dedi ki "biliyor musun, bugün benim Göster Hant'ım vardı." Bunu duyduğum ilk anda hissettiğim duygu "panik"ti. "Ne bugün mü?" dedim, kendime kızdım içimden, okula kızdım. İçimde bunlar olurken hızla sordum. "Peki sen nasıl öğrendin, ne anlattın, nasıl geçti?" Öyle ya "ya güzel geçmediyse?" Ela rahatça, mutlu şekilde anlattı. "Sabah öğretmenimiz dedi ki, bilin bakalım bugün kimin Göster Hant'ı var? Ela'nın!!!" Korkarak sordum "eee, sen ne yaptın?" Beklediğim cevap "eyvah , n'apacağım şimdi, hazırlık da yapmadım" falan demesiydi. Fakat kızım aklımı başımdan alan ve o günden beri üzerinde her gün düşündüğüm şu cevabı verdi. "Havalara zıpladım" Yani benim tahmin ettiğim gibi bir panik, gerginlik, korku, hazırlanamamışlık duygusu yoktu. Sevinç vardı, coşku vardı. Öyle ya, havalara zıplamıştı. "E peki ne anlattın?" dedim. O gün oyuncak günüydü, onun için götürdüğü oyuncak telefonu anlatmıştı. İşte bu kadar.
İşte o andan itibaren şunun daha çok farkındayım artık. Ben yetişkin dünyamda performans odağıyla yani "bir şeyleri iyi yapabilmek kaygısı" ile yaşıyorum, o ise çocuk dünyasında "birşeyleri yapabilmenin coşkusuyla" yaşıyor. Bir şeyi yaptığımızda sonuç eğer iyiyse(kime göre?) kıymetli oluyor, bir şeyi sadece yapmak, yaparken aldığımız zevk, gösterdiğimiz çaba yokmuş gibi oluyor. Önemli olan ortaya çıkan sonucun beğenilmesi ve mümkünse hatadan uzak olması. "Başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" iç seslerimi koçluk deneyimlerim içinde ne kadar da net duymuştum. Ama tabi bunu görmek bir adım, çözüm değil. O sesler bünyeye o kadar işlemiş ki bazen sadece bir seçenekten daha güçlü oluyorlar, tek sesin oluyorlar ve başka seçenekleri farketmiyorsun. Ben farketmemiştim; ta ki bir çocuk, benim doğurduğun 4 yaşına henüz basmamış çocuk benim "eyvah" dediğim bir olay karşısında sevinçten havalara zıpladığını söyleyene kadar. Bu sesleri benim bundan sonraki ömrümde duymamam mümkün değil. Hep duyacağım, onlar hep benimle olacak. İsteğim konuştuklarında bunu fark etmek ve sonra hangi sese göre davranacağıma karar vermek. Yani SEÇENEKLERİMİ görmek.
Ela ve Alya için ise istediğim büyüdüklerinde "başkaları ne der?" ve "mükemmel ol" seslerini çok da fazla duymayacakları bir çocukluk geçirmelerini sağlamak.
1 Ekim 2013 Salı
Alya demek ferahlık demek...
Alya gökyüzü demek.
Gökyüzü ise bence ferahlık demek.
Içim sıkıldığında başımı kaldırır bakarım gökyüzüne. Mavi, beyaz, lacivert, bulutlu, bulutsuz, herşeyin üstünü örten engin bir çatı gibi. İçime ferahlık verir. Ve benim bu güzel kızım da öyle oldu. Ferahlık verdi bana, hepimize. Ne yalan söyleyeyim; hiç böyle bir bebeklik hayal etmemiştim. Süper düzenli, sıkıntısız bir bebek falan değil aslında. Ama hepsi dozunda. En zor dönemi 40'ı çıktıktan hemen sonra yaşadık ki bu geçtiğimiz haftalara yani 3 ayını doldurana kadar sürdü. Gündüz uykusu hiç uyumadı, hala çok iyi değil, gaz sıkıntısı oldu. Bir dönem de kolik ağlamaları oldu. Akşam 7-9 arası. En zoru da bunlardı çünkü o saatlerde Ela da evde ve uykusu iyice gelmiş oluyordu. Ve tabi anneden başkasına tahammülü olmuyordu. Kucağımda katılarak ağlayan Alya, ben O'nu teskin etmeye çalışırken kucağıma tırmanan, kardeşini bacaklarından aşağı çekmeye çalışan Ela o dönemin unutamadığımız fotoğraflarından. İyi ki o dönemde anneanne ve dayı desteği buradaydı.
Gökyüzü ise bence ferahlık demek.
Içim sıkıldığında başımı kaldırır bakarım gökyüzüne. Mavi, beyaz, lacivert, bulutlu, bulutsuz, herşeyin üstünü örten engin bir çatı gibi. İçime ferahlık verir. Ve benim bu güzel kızım da öyle oldu. Ferahlık verdi bana, hepimize. Ne yalan söyleyeyim; hiç böyle bir bebeklik hayal etmemiştim. Süper düzenli, sıkıntısız bir bebek falan değil aslında. Ama hepsi dozunda. En zor dönemi 40'ı çıktıktan hemen sonra yaşadık ki bu geçtiğimiz haftalara yani 3 ayını doldurana kadar sürdü. Gündüz uykusu hiç uyumadı, hala çok iyi değil, gaz sıkıntısı oldu. Bir dönem de kolik ağlamaları oldu. Akşam 7-9 arası. En zoru da bunlardı çünkü o saatlerde Ela da evde ve uykusu iyice gelmiş oluyordu. Ve tabi anneden başkasına tahammülü olmuyordu. Kucağımda katılarak ağlayan Alya, ben O'nu teskin etmeye çalışırken kucağıma tırmanan, kardeşini bacaklarından aşağı çekmeye çalışan Ela o dönemin unutamadığımız fotoğraflarından. İyi ki o dönemde anneanne ve dayı desteği buradaydı.
Bunlar elbette olacaktı. Ben daha kötüsüne bile hazırdım. Ama çok şükür bu kadarla geldi geçti. Şimdi anlıyorum Ela'da gaz yüzünden yaşadıklarımızı anlattığımda bazı gözlerdeki "bizde de oluyordu ama biraz abartıyorsun galiba" diyen bakışları. İlk tecrübemiz olsaymış bu ben de anlamazmışım. İnsan yaşadığıni referans alıyor haklı olarak.
Bu kuzu gündüz uyumasa da ağlamıyor. Çok uykusu gelince mızmızlanıyor çoğunlukla yatağına koyuyoruz ve kendisi uykuya dalıyor. ( Allahım inanamıyorum! Bu cümle gerçekten bana mı ait?) bazen de kucakta uyumak istiyor. Çoğunlukla 15 dk ve 45dk arasi, bazen de 2 saat uyuyor. Ela bebekken, ağlamadan geçirdiğimiz günleri sayabilirim. O kadar az ve belirgin benim hayatımda. Alya'da ise çok ağladığı günleri sayabilirim çok şükür.
Nedense başkalarına hep hayatımızın zor taraflarını anlatmak hoşumuza gider. İşimiz olmasa da " çok yoğunum, sorma" denir, yaptığımız işler hep çok zorlar bizi. Çocuk sohbetlerinde genelde zorluklardan dem vurulur. Vasfiye Teyze'nin dediği çok doğrudur "aslında herkesin hayatı iğrençtir, yeter ki doğru açıdan bakmayı bilelim" :) Bugün başka bir açıdan bakıyorum. Allah'a çok şükür 3 ayımız çok güzel geçti. Aklımda da čok güzellikler kaldı. Bundan sonraki günlerimiz de öyle olsun inşallah.
Tüm sahip olduklarım için sonsuz bir şükür duygusu hissediyorum.
Teşekkürler...
13 Ağustos 2013 Salı
Pedagog bulusmamiz
Arada bir postum daha var aslinda bir durum tespiti yaptigim ama onu yükleyemedim ne yazik ki.
Neyse...yaklasik iki hafta once Ela'yla daha önce de ziyaret ettigimiz pedagogumuz ile görüstük. Ana konumuz pek tabi Alya'li yasama alisma dönemimizdi. 1 saatin sonunda bir ferahlik hissettim. Görüşmenin sonucu şu: yaşadiklarimiz normal, hatta Ela'nin tepkisini belli etmesi sağlıklı ve biz de aslında iyi idare ediyoruz.
Detaylara gelince; Beni en çok rahatlatan Ela'nin yaşadıği krizli dakikalar aslinda sınırlarının içine girebilme denemesiymiş. Yasadigi seyin herhangi bir travmatik durum olmadigini dakikalar icinde sona ermesinden anlayabilirmişiz. Aksi taktirde saatler süren ağlamalar, kendine ya da başkalarına zarar verme durumları olabiliyormuş.
Çocuğun tepkisini belli etmesi sonraki fırtınaları engelliyormuş. Gerçi bence şu anda yaşadıklarimiz da kuvvetli bir fırtına sayılır ama belki de bizi ilerdeki bir kasırgadan koruyordur. Çocuğun tepkisini ifade edememe durumunda zona çıkaran, saçı dökülen çocuklar bile olabiliyormuş. Aynı yetişkinlerde olduğu gibi yani.
Kardeşle temasta "aşırı korumacı" bir pozisyona girmemek önemli. Bu çok kez deneyimlediğim bi durum. Alya'yi eve ilk getirdiğimizde bu çok zordu, yapamadık bence ilk 2 hafta falan. Ama şu anda biz daha sakin olabiliyoruz ve Ela da bence bu sakinliği görünce daha normal davraniyor. Mesela kucağına vermeye başladık bir haftadır ve o bile çok şey farkettirdi. İncitmemeye çalışıyor, nazik davranmaya gayret ediyor. Bugünlerde biraz rahatladık. Tabi benim kızımın sağı, solu hiç belli olmaz. Her durumda temkinliyiz o yüzden.
Bu dönem "siyah-beyaz" dönemiymiş. Yani biz bütün bir günü Ela'yla geçirebilirmişiz onun gönlünü hep hoş ederek, bundan tabi ki cok mutlu olurmuş. Ama kardeşinin varlığınin ona sıkıntı hissettirdiği tek bir an olsun hemen bir kriz çikarabilirmiş. Yani " bak seninle şunları şunları yaptık, şimdi izin ver de rahatça kardeşinle ilgileneyim" cümlesi bu kuzuların mantığında henüz tanımlanmamış.
Bir de neredeyse her konuda bir inat söz konusuydu. Bunu konuştuk. Ela zaten 3,5 yaşın alabileceği tüm kararları alıyor hayatıyla ilgili. Hatta bazen bununnfazla olduğu, kızıma gereğinden fazla yetişkin muamelesi yaptığım söyleniyor. Görüşmeden çıkardığım sonuç şu: sınırlarımız olduğu sürece çocuğa alan bırakmamızın hiç bir sıkıntısı yok. Çocuk ilk önce kardeşinin gidici mi, kalıcı mı olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Kalıcı olduğunu farkettiğinde de iç sesi şöyle diyormuş: "madem bunu kontrol edemiyorum, o zaman diğer herseyi ben kontrol edeyim" bizdeki duruma baya uyan bir açıklama.
Bir de neredeyse her konuda bir inat söz konusuydu. Bunu konuştuk. Ela zaten 3,5 yaşın alabileceği tüm kararları alıyor hayatıyla ilgili. Hatta bazen bununnfazla olduğu, kızıma gereğinden fazla yetişkin muamelesi yaptığım söyleniyor. Görüşmeden çıkardığım sonuç şu: sınırlarımız olduğu sürece çocuğa alan bırakmamızın hiç bir sıkıntısı yok. Çocuk ilk önce kardeşinin gidici mi, kalıcı mı olduğunu anlamaya çalışıyormuş. Kalıcı olduğunu farkettiğinde de iç sesi şöyle diyormuş: "madem bunu kontrol edemiyorum, o zaman diğer herseyi ben kontrol edeyim" bizdeki duruma baya uyan bir açıklama.
Yaziyi bitirmem 1 ay aldi, yani bitirememem. Aslinda bir bu kadar daha yazmistim ve bir de baktim; püfff, hepsi uçuvermis. Daha fazla zorlamayalm. Kismet bu kadarmis.
2 Temmuz 2013 Salı
zorunlu ablalık maceraları
(yazi Temmuz basinda kaleme alinmistir)
Hamileliğimin 39. Haftası
içinde olmalıyım aslında. Ama kuzu erkenden teşrif edince duble anneliğimin
üçüncü haftasına girdim bugünlerde. Hamile olsam nasıl olurdu diye düşünüyorum
arada. Acaba çok mu sıkıntıda olurdum, yoksa daha mı rahat olurdum. Zorluk
kesin olurdu; zira geceleri çok bölük pörçük uyuyordum(sanki şimdi deliksiz bir
uyku çekiyorum geceleri:), ağırlaşmıştım iyiden iyiye, reflü bir hayli artmıştı
ve bilimum diğer hamilelik son dönem rahatsızlıkları. Ama tabi şimdi
düşünüyorum da kuzuyu kollama derdinin olmaması, ablayı sakin tutmaya çalışmak
gibi çabalara girmemek beni baya hafifletiyormuş.
İki haftamızı bitirdik.
Çok şükür sağlıklıyız, kuzu hızla toparlanıyor, ben iyileştim sayılır. Bir
yenidoğanla bu şekilde vakit geçirmek de mümkünmüş. Yani bir başka deyişle;
başka bir hayat cidden mümkünmüş J İkinci haftasından 5. ayına kadar,
gece gündüz, gaz sancılarıyla boğuşan bir çocuk büyüttüğüm için gerçekten
şaşkınım. Bebiş emiyor, uyuyor, çok az ağlıyor, genelde huzurlu, sakin.
(MAŞALLAH! Bugünlerde ağzımdan en çok çıkan söz, İnşallah’tan Maşallah’a
geçtik, çok şükür) Günler süt kokulu, Ela evde yokken telaşsız, sakin. İlk
tecrübemiz bize erken sevinmemeyi öğrettiğinden bebeğimizin sakinliğine,
problemsiz oluşuna elbet seviniyoruz, şükrediyoruz ama her an değişebilir,
biliyoruz, tetikteyiz.
İşin zorluğu hepimizin,
ama daha çok minik ablamızın zorlu bir oryantasyon sürecinde oluşu. Anneyi
paylaşmak kolay mı? Hele annenin memelerini o ufaklığın ağzında görmek kolay
hazmedilebilir mi? Zor, baya zor. Doğumun olduğu gün karşılaşma anını çok
önemsemiştim. Tam istediğim gibi oldu. Haberi babasından aldı, odaya girdiğinde
kardeşi beşiğindeydi. Ela’nın resimleri başucumdaydı. Ela’ya çok sevineceği bir
hediye getirmişti. Heyecanlı bir andı. Hepimiz için. Zaten çok küçük olacağını,
tepki veremeyeceğini, hareketsiz yatacağını ve beni emeceğini biliyordu.
Sanırım sevinç, heyecan ve meraktı ilk hissettikleri.
onra emme zamanı geldi. O zaman işte hisler karıştı. Her ne kadar bunu bilse de, defalarca başkalarına bile bilmiş bilmiş anlatmış olsa da, kardeşini memede görünce kötü oldu kuzu. Hemen yatağa, yanıma çıktı. Bir memem onun elinin altında, diğeri kuzuda bir süre idare ettik. İkinci denememizde ağzımdan “dur annecim” gibi bir şey çıktı ağzımdan kardeşine. O an da kötü oldu, net olarak duygusunu ifade etti kuzu “Onun annesi olma!” Ne kadar net, değil mi? Bunun bir sonraki aşaması herhalde resmi dilekçe vermek olurdu diye geçirdim içimden. Sonra “Seni emmesin” dedi. Ben yüzlerce kez konuştuğumuz şeyi tekrarladım. “Tatlım, dişleri yok ya, başka türlü büyüyemez.” O da net bir şekilde “büyümesin o zaman” dedi. Kızım hayatından bu şekilde de memnundu. Kardeşi büyümese de olurdu. Ah kuzucuk zor, değil mi? O gece için birbirine alternatif birkaç senaryom vardı Ela’nın geceyi nerede geçireceği ile ilgili. Ama o hepsini pas geçti. Hiçbiri gerçekleşmedi. Binbir güçlükle babası ve kankası Ece’yle hastaneden ayrıldılar. Ben geceyi babasıyla beraber bizde geçireceğini düşünürken gece 11 sularında babamız kucağında gözü yaşlı Ela ile odaya giriverdi. Kuzu kararını çoktan vermişti, bizimle kalacaktı, kaldı da. Çok mu zor oldu derseniz o kadar da zor olmadı. 12 gibi uyudu, sabah 6.30a kadar da uyanmadı. Gece beni kaldırdılar, yürüttüler, yatağımı temizlediler vs. (ki şahit olmasından en çok korktuğum sahnelerdi) hiçbirini fark etmedi.
onra emme zamanı geldi. O zaman işte hisler karıştı. Her ne kadar bunu bilse de, defalarca başkalarına bile bilmiş bilmiş anlatmış olsa da, kardeşini memede görünce kötü oldu kuzu. Hemen yatağa, yanıma çıktı. Bir memem onun elinin altında, diğeri kuzuda bir süre idare ettik. İkinci denememizde ağzımdan “dur annecim” gibi bir şey çıktı ağzımdan kardeşine. O an da kötü oldu, net olarak duygusunu ifade etti kuzu “Onun annesi olma!” Ne kadar net, değil mi? Bunun bir sonraki aşaması herhalde resmi dilekçe vermek olurdu diye geçirdim içimden. Sonra “Seni emmesin” dedi. Ben yüzlerce kez konuştuğumuz şeyi tekrarladım. “Tatlım, dişleri yok ya, başka türlü büyüyemez.” O da net bir şekilde “büyümesin o zaman” dedi. Kızım hayatından bu şekilde de memnundu. Kardeşi büyümese de olurdu. Ah kuzucuk zor, değil mi? O gece için birbirine alternatif birkaç senaryom vardı Ela’nın geceyi nerede geçireceği ile ilgili. Ama o hepsini pas geçti. Hiçbiri gerçekleşmedi. Binbir güçlükle babası ve kankası Ece’yle hastaneden ayrıldılar. Ben geceyi babasıyla beraber bizde geçireceğini düşünürken gece 11 sularında babamız kucağında gözü yaşlı Ela ile odaya giriverdi. Kuzu kararını çoktan vermişti, bizimle kalacaktı, kaldı da. Çok mu zor oldu derseniz o kadar da zor olmadı. 12 gibi uyudu, sabah 6.30a kadar da uyanmadı. Gece beni kaldırdılar, yürüttüler, yatağımı temizlediler vs. (ki şahit olmasından en çok korktuğum sahnelerdi) hiçbirini fark etmedi.
Sabah uyandığında
kafasının benimle ilgili karışık olduğunu anladım. Ben niye yatıyordum? Hasta
mıydım? Endişelenmesi gerekiyor muydu? Daha önce çok anlatmıştım, yine
anlattım. Doğum yapan anneler iki gece hastanede kalırlar, karınları ve
memeleri biraz acır. O gün saat 08:30a kadar odanın içinde heyecanlı zamanlar
geçirdik. Bebek emdi, Ela hep yatakta yanımdaydı, sonra babasıyla 08.30 gibi
hastaneden ayrıldılar ve o gün dışarıda keyifli bir gün geçirdi. Geceyi
teyzesinde geçirdi, ikinci gün ve gecemizde biz de böylelikle biraz daha hızlı
toparlanma şansı bulduk.
Çarşamba akşamüstü
hastaneden çıkıp eve geldik ve sanırım asıl macera o zaman başladı…Kardeşi eve
de bir bisiklet geçirmişti. Etkilendi, çok sevindi. Bisikletin heyecanı geçince
emmeye başlayan kardeşini fark etti. Kafasında bir şimşek çaktı sanki. Hışımla
yanımıza geldi, kardeşinin battaniyesini çekti, bebeğe hakim olamayacağım diye
aklım çıktı. “Seni emmesin!” diye ağlamaya başladı kuzum. Güzel kızım hastanede
o faslı bitirdiğimiz düşünmüştü sanırım. Sonra defalarca tekrarlanacağı üzere
evdeki ekip – anneanne, dede, teyze, baba- Ela’nın bir şekilde aklını dağıttı
ve yanlış hatırlamıyorsam ilk akşam yemek falan yenmeden babası ve dedesi
Ela’yı gezmeye götürdü. Ertesi gün de buna benzer bir kriz, hem de evimizde
“hayırlı olsun”a gelmiş bir misafirimiz varken patlak verdi. Ela kardeşini
sevmek isterken bir anda bir krize giriverdi. Hem de ne kriz, salya sümük
ağlıyor, kendini kardeşinin üzerine atıyor, içinde yattığı port bebeyi hışımla
tutup çekmek istiyor. Kuzuyu sakinleştirebilene aşk olsun. Benim henüz çok acım
var, ne yazık ki Ela’yı kucağıma alamıyorum. Alabilsem belki rahatlatacağım. O
anı hatırladıkça içim sıkışıyor, baya zordu. Sonra yardımımıza annem ve 1
haftadır balkonumuzda misafirimiz olan civcivler yetişti. “Aaa Ela civcivlerden
biri kaçmış” cümlesiyle sanki Ela’nın kriz aç / kapa düğmesine basıldı ve gözü
yaşlı Ela ağlamayı anında keserek balkona çıktı. 5 dakika sonra keyifle
şakıyarak kardeşinin getirdiği bisiklete biniyordu. 5dk. önce yanımızda olmayan
birine yaşadıklarımızı anlatsam, Ela’nın keyifli haline bakarak kesin benim
halüsinasyon gördüğümü düşündürdü.
Bu iki kriz şiddetinde
bir şey bir daha yaşamadık. Biz de biraz taktik değiştirdik. “Ela, dur, orasına
dokunma, yapma” ifadeleri yerine mümkün olduğunca “ayağına dokun, elini
sevebilirsin, saçlarını yumuşakça okşayabilirsin” gibi ifadeler kullanmaya
çalışıyoruz. Ama bu kolay değil, gerçekten. İçinde fırtınalar kopan, bebeğin
hala bir oyuncak bebek olduğundan şüphelenen kızım aslında her an her şeyi yapabilir
durumda.Sürekli bir test halinde. O yüzden çoğu zaman Ela’yı kardeşinin
başından almaya çalışırken terler içinde kalıyorum, kalıyoruz. Biraz daha
zamana ihtiyacımız var. Durumun normalleşmesi gerekiyor. En basitinden şu anda
kardeşinin “gak” sesini duyan Ela koşarak onun yanına gidiyor. Ulaşmak istediğim
durum kardeşinin ağlamasının, beni emmesinin, herhangi birinin kucağında
olmasının ve bunun gibi hallerin normalleşmesi. Çok şey mi istiyorum? Evet, çok
şey istiyorum, biliyorum…Biz bekleyeceğiz kuzu, sen dert etme, ne kadar sürerse
sürsün, hep beraber güzellikle, sabırla geçireceğiz bu dönemi.
20 Haziran 2013 Perşembe
İşte geldim, buradayım...
1 haftalık olduk. Fazla
vakit geçirmeden, henüz unutmadan yazmak istiyorum ilk haftamızı.
Uzun süredir haftada 2
kez çağırıyordu zaten doktorumuz. Zaten erken gelmeye niyetliydi, son günlerde
de iyice aşağıya yerleşmişti. En son bir C.tesi gittik (08.06), doktorumuz
uzunca bir süre düşünüp, bizi göndermeye karar verdi. “Sadece yat” dedi. Çok
rahatsız hissediyordum, bacaklarımı açsam sanki çocuk çıkacak gibi bir his.
Tuhaf. Biraz keyifsizlik de vardı, ne yalan söyleyeyim sıkılmıştım valla. Bir
de birkaç gündür peydah olan göz rahatsızlığı vardı. Sağ gözüm yarı yarıya küçülmüş,
sol gözüm kızarmış. Tam “acıların kadını” modundayım.
P.tesi, C.tesiye oranla
çok keyifli uyandım. Bebek sanki yukarı çıkmış gibi hissediyorum. Öyle iyi
hissedince “tamam” dedim, bugün kesin olmaz bu iş. Doktorum C.tesi öğleden
sonra yaptığımız telefon konuşmasında “sen P.tesi çantanla gel, belki almaya
karar veririz” demişti. Çantamı aldık, ama iyi olunca hiç ihtimal vermedim.
Benim aklımdan Perşembe günü geçiyordu. Çarşamba bir daha kontrole çağırır, ertesi
gün de doğum olur diyordum.13.06.13 gibi artistik bir doğum tarihi fena olmaz
diye düşünmüştüm J
Muayenede işler tahmin
ettiğim gibi gelişmedi. Doktorum bendeki rahatlığın aksine “artık daha fazla
beklemeyelim” dedi. “Hadi ya, ama iyiydim ben, gak guk” falan deyince “Valla
Aknurcum” dedi “Benim kalbim daha fazla dayanmayacak bu heyecana, son birkaç gündür
büyümüyor zaten, artık zamanı geldi” Sonra haftasonunu belki benden haber gelir
diyerek bu civarda geçirdiğini söyledi şakayla karışık. Anladım ki kararı
değiştirmenin bir yolu yok. Saat 12:00ye geliyordu. Aşağıda yatış işlemlerinden hemen önceki görüntümüz:
Herşey jet hızıyla oldu.
Oda ayarlandı (Acıbadem’in suit oda için istediği farka “yok artık” denildi),
hazırlıklar yapıldı ve ben saat 13:30 itibariyle sezeryana girdim. Herşey hızlı
olunca bir gerginlik oldu bende. Ameliyathaneye girdim. Allah Allah, bu kadar
aydınlık mıydı burası öncekinde de. Herkes maskeli, yeşil önlüklü. Kimsenin
suratını göremeyince, ameliyathanenin o soğuk atmosferinde bir yabancılık,
yalnızlık hissi. Buraya kesin bir müzik lazım, kesin. Ameliyathaneye girerken gözlüklü
bir doktor, “kimdi bu, gözleri tanıdık geldi, anestezist miydi” derken bir de
baktım Mehmet. Bir anda bir rahatlama. Sonra epidural oturumu başladı. Oturuyorum,
karşımda bir hasta bakıcı, nasıl güleryüzlü, aydınlık bir adam; omuzlarımdan
tutuyor. Hiç tanımadığım bu adam bana nasıl güç veriyor. 10 dk. bile sürmeden
bitti. Acı hissettiğim tek yeri oldu. Onu da söylemişti zaten. Kendimi hafifçe
geriye çektim sanırım, “haklısınız” dedi. Hissettiğim bu küçük acıyı es
geçmemiş olması hoşuma gitti. Her adımını anlatıyor doktor yaparken, bu insanı
müthiş rahatlatıyor. Herkes son derece kibar ve yumuşak bir şekilde iş yapıyor.
O gariplik durumunda bile olabildiğince iyi hissettiriyorlar sizi. Sonra
doktorum geldi. “Gerildim ben” diyebildim. Gerginken hiç konuşamam da. “Normal,
tabi, kuzucum” dedi. O’nu görmek de rahatlattı beni. Sonra alt tarafım hafif
hissiz bir şekilde yatırdılar masaya. Yine bende aynı telaş “ya uyuşmadıysa,
hemen başlamasalar”. Doktora sordum rahatmış gibi yaparak “uyuşmadı galiba ya,
hissediyorum ben hala bir şeyler”. “Yok canım, merak etme, bak sondanı
taktılar, normalde rahatsızlık hissetmen lazım, bir şey hissetmedin” Ben “garanti
olsun, biraz bekleseler” diye düşünürken galiba başladılar. Evet, evet
başladılar. Hiçbir acı yok ama bir şeyler yapıyorlar. Mehmet başımda, ağzımda
sadece “Allahım sağlıkla kucağımıza ver” duası. O kısımlar baya heyecanlı.
Fiziksel olarak zorlandığım tek yer göğsümün hemen aşağısından 3-4 kez güçlü bir
şekilde bastırmaları oldu. “Bebeğin poposunu itiyoruz” diyorlardı her
seferinde. Ela’da böyle bir şey olmamış mıydı, olduysa ben mi hatırlamıyorum,
gerçekten bilmiyorum. Ama beklemediğim bir şeydi. Onun hemen sonrasında da bir ses.
Önce ağzında su olduğu halde konuşmaya çalışan birinin sesi gibi, sonra iyiden
iyiye güçlü bir ağlama. Ben panikle arka arkaya “iyi mi, iyi mi, iyi mi?” diye
soruyorum. Doktor hamileliklerim boyunca hep sakinliğime alışmış olacak ki
şaşkın bir şekilde sakinleştiriyor beni “iyi, iyi, ne oldu, merak etme iyi”.
Binlerce şükürler olsun. Dualarımız kabul oldu. Kavuştuk.
Kuzunun ilk tetkiklerini
yapıp yanıma getirdiler. Bebeği koydukları masa hemen yan tarafımda. Yan gözle
seyredebildim her şeyi. Ela’da da benim için en etkileyici andı. Yanağının
yanağıma değdiği an. O sıcaklık. Yine aynısı oldu. Ne müthiş bir duygu. Çekilen
onca zahmet sanki o anı hak etmek için. Kısacık ama sanki upuzun, sonu olmayan bir
an.
Sonra bebeği götürdüler,
Mehmet de çıktı. Benim sezeryan sonu işlemlerim bir yarım saat daha sürdü
sanki. Aslında bilmiyorum ne kadar sürdü belki de 15 dakikadır ama bana baya
uzun geldi. Doktorlar kendi aralarında konuşuyorlar. Anlamıyorum neden
bahsettiklerini, ben de bir şeyler konuşsam mı diyorum, ne konuşsam diyorum, acaba
nasıl görünüyorum diyorum. Saçma düşüncelerin içinde aklımı oyalarken acaba sütüm
gelmiş midir dedim bir an. O ana kadar hiç aklıma gelmemişti. Ela’nın doğduğu
zamanları düşündüm, emdiği zamanları falan derken işleri bitti doktorların.
Sonra nazikçe yatağıma
aldılar, üstümü başımı örttüler ve kahramanca çıkış yapmaya hazırdım artık.
Kapıda Mehmet, annem, babam kahraman beni karşıladılar. Karşılanmak güzel bir
his. Gurbetten memlekete, evine gelmişsin gibi.
Sonra üçüncü kat. Ne
kadar iyi bu insanlar, hasta bakıcılar, hemşireler. Yine o his. Allahım keşke 1
ay kalsam burada J Hemen giydirdiler
beni, etrafımda sevdiklerim. Ay ne güzel. Epiduralin etkisiyle acım da çok yok.
Bacaklarım tamamen hissiz. Tuhaf bir duygu.Neyse ki geçici. Birkaç saat
geçtikten sonra bacaklarımda bir değişiklik olmayınca hemşireyi çağırdık. O da “bacaklarınızı
hissetmeye başlamışsınızdır” gibi bir cümle kurunca ve ben “yooo, hiçbir şey
hissetmiyorum” deyince annem hafif panikledi. Kendini can havliyle odanın
dışına attığını hemen fark ettim. Ama ben tedirgin olmadım, içimde öyle bir
rahatlık var, “kötü bir şey asla olmaz” diye düşünüyorum. Sonra öğrendim ki
zaten epidural takılı olduğu sürece bacakların açılması uzun sürermiş, en son bacaklarını
hissedermişsin falan.
Sonraki saatler keyifli
ve heyecanlı. Çok şükür (nasıl haberi olduysaJ) sütüm gelmiş, süt gelince, her şey daha keyifli.
Kuzu da emmeye başladı cok cok. Daha ne isterim…
Doktorcum geldi. Dedi ki;
“bunun da kordonu şu kadarcık, meslek hayatımda gördüğüm en kısa kordonlar”.
Ela da o yüzden bir gün beklememize rağmen aşağıya inememişti, normal doğum
defteri bu nedenle kapanmıştı.“Benim üretim standardım bu” dedim. “Kısa
kordonlu, 2.800 gr civarı, güzel suratlı kızlar çıkıyor benden”; gülüştük.

İşte doğumun hikayesi
böyle. İlk haftayı yazacaktım güya; doğumu ancak yazabildim. Bir diğer postta da Ela’nın kardeşiyle buluşmasını ve sonrasını
anlatacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






