17 Ekim 2016 Pazartesi

ve karşınızda Niiiil Asyaaaaaaa!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Geldi,
vallahi de geldi billahi de geldi
15.Ağustos öğleden sonradan beri kollarımda, kollarımızda.
Hoş geldi, sefalar getirdi...
Ne kadar şükretsem bugünümüze az geliyor bana. İçtenlikle farkındayım ne denli şanslı olduğumuzun. Çok şükür!
Tek dileğim bu güzel emaneti sağlıkla teslim almaktı, dileğim kabul oldu. Bundan sonrasından zaten pek korkmuyordum. Ne olursa olsun, hepsinin üstesinden geliriz diyordum. Bir şekilde beceriyoruz işte.

Hastanede, doğum esnasında herşey herşey çok güzeldi. 15. Ağustos günü saat 15:00 gibi beni doğum için ameliyathaneye aldılar. Güzel kalpli babamız ve canım Özden de fotoğrafçımız olarak benimleydi. Ben çok heyecanlıydım. Yalan yok; tüpedüz korkuyordum. O yüzden kuzumu dünyaya getirirken yapacağım en konforlu şeyin kendimi bırakmak olduğunu düşündüm ve bıraktım. Bu kararı bile düşünerek vermiş olmam trajik ama yine de bir adımdır benim için. Çok güzel bir duygu, kendini bırakabilmek. Basbaya ağladım, ağlayarak karşıladım kuzuyu. Nedense hep doğum esnasında başımıza birşey gelebileceği korkusunu taşıyordum. O korku beni gerdikçe germişti. Ve orada gözyaşları içinde kendimi içimdeki duygulara teslim ettim. Bunu üstüne basa basa yazdığımın farkındayım çünkü bu dünya için belki küçük ama benim için büyük bir adım. Yani duygularıma kendimi bırakabilmek benim için haber değeri olan bir konu. Orada ameliyat masasında ağlarken kendimi ferah hissettim, başka biri gibiydim. Kuzumun bana orada birşeyler öğrettiğini, yeniden dönüştüğümü şimdi bunları yazarken daha net farkediyorum.

Herşey yolundaydı. Biraz sarsıldım yine sezeryan esnasında, midem çok kaynadı bu sefer. Sonra o an geldi; biz ayrıldık, ya da kavuştuk. Çok efsane bir anı daha yaşamak kısmet oldu bana. Sesini duydum, yan masaya aldılar seni. Ve gördüm seni. Ne kadar çok saçı var dedim. Sürekli "iyi mi? iyi mi?" diye soruyordum. İyiydin. NE büyük mutluluk, ne büyük rahatlama! Gözyaşlarım bu defa sevinçten akıyordu. Korkudan akan gözyaşlarım, sevinçten akan gözyaşına dönüştü. Sonra hemen seni yanıma getirdiler. Ve işte o an! Sıcacık yanağının, yanağıma değdiği an. Sonsuz bir an. Gözlerimi kapayıp, sadece seni hissettim, tüm vücudumda, kalbimde sıcaklığını hissettim kuzum. O anın özlemiydi zaten senin varlığına vesile olan. Bunun farkında olarak tüm benliğimle yaşadım. Şükür!

Hastane, sonrasındaki 10 gün biraz acılıydı. Yok yok baya acılıydı. Bu sefer 3. olduğundan mıdır nedir çok hissettim dikiş yerimi. Ağrı kesicilere duacıydım. Bir de üstüne meme başı çatlağı gelince baya mutsuz bir 2 hafta geçirdim. 40 günümüzü yeni tamamladığımız şu günlerde çok şükür işler yoluna girdi.

Ve gelelim ablaların durumuna: Ben bu sefer rahattım. Ela'nın sıkıntı çıkarmayacağını ve Alya'nın da ablanın etkisiyle bebeği olumlu karşılayacağını düşünüyordum. Yaklaşık olarak böyle oldu diyebiliriz. Alya'nın doğumunda Ela'dan yana yaşadığımız hiçbir sıkıntıyı Alya'da yaşamadık. Bunda elbet şimdi abla olan Ela'nın Alya üzerindeki olumlu etkisi var ama diğer taraftan bir gerçeği daha gördük. Mizaç diye bir şey var. Evet kişiliğimiz doğduktan sonra pek çok şeyden etkilenerek şekilleniyor belki ama doğumla getirdiğimiz bir maya da var. Alya genel olarak daha uzlaşmacı ve daha sakin bir çocuk. Tabi Ela'ya göre. Bu mizacın da etkisiyle Alya'yla şu tür konuşmalarımız olabiliyor:
(gece uykuya geçmek üzereyken, anne kendi yatağında bebeği emziriyor, Alya annenin yanında yatıyor)
- Anne bebeği emzirmen bitince elimi tutar mısın?
- Tabi
(anne tabi dedikten sonra Alya'yı bekletmemek için bebeği tutuşunu değiştirip bir elini boşa çıkartıp, Alya'nın elini tutuyor)
- Bebeği emzirmen bitti mi?
- Hayır ama elini tutabilirim
- Ama emzirmen bitince demiştik, ben seni beklerim
- ?

Baya şaşırdığımı itiraf edeyim bu tür durumlarda.

Ela da yaşının verdiği olgunluk ve bu tecrübeyi ikinci kez yaşıyor olmanın rahatlığıyla müthiş yardımsever. Bir kardeşi daha olduğu için hayatımızın biraz sınırlandığının farkında ama kabulleniyor ve gayet anlayışlı davranıyor.

Ela her zaman kendi istekleri için ısrarcı biri olmuştur. O gün 10 isteği yerine gelmişse 11. isteğim de varsın olmasın demez. Kuzumuzun ismi de onun bu özelliğinin izini taşıyor taşıyacak. Biz uzun görüşmeler, sonsuz alternatif değerlendirmeleri sonunda Asya'ya karar verdik. Nil de hep alternatifler arasındaydı. Ben tek heceli olduğu için emin olamıyordum. Sonra Ela bir gün "Anne sen Nil tek heceli diye istemiyorsun ya, sence Nilay nasıl?" dedi, ben de "a evet güzel bir isim, olabilir" dedim. Öylesine, fazla düşünmeden. Meğer Ela o an bebeğin adının Nilay olacağı sonucuna varmış. Biz adını Asya koyuyoruz dediğimizde küçük bir fırtına koptu. Gözyaşları, uzun konuşmalar...Sonuçta çözümü kendisi önerdi. "Nil Asya" nasıl? Kulağımıza çok güzel geldi. Hala da çok seviyorum. Kuzunun adını fikir birliğiyle içimize sinerek koyduk.
İsmiyle yaşasın; Nil gibi bereketli, Asya gibi güçlü ve renkli olsun prensesimiz.

Hoşgeldin, sefalar getirdin kızım...





4 Eylül 2016 Pazar

Meme başı çatlağı

Bu derdi adamakıllı yaşayanlar için başlık bile içlerini titretmeye yetmiştir eminim. Meme başı çatlağı nedir, nasıl önlenir konulu milyon tane yazı var internet ortamında. Ben daha çok kendi deneyimimi paylaşmak istiyorum. Temel bilgi her yerden edinilebilir zira.

Bebeğimi çok şükür sağlıkla kollarıma almışken ilk yazıyı "meme başı çatlağı" üzerinde yazmam elbette ki manidar, farkındayım. Çünkü meme başı çatlağı yaşadın mı yaşadığın tüm duyguların üstünü örter, ne olduğunu şaşırırsın. Tek kelimeyle fecidir. Çok ürkütmek istemem kimseyi ama öyledir.

Benim ilk deneyimim Ela'da oldu. İlk bebeğimdi. Bebek doğduktan sonra herşeyin harika olacağını hayal ettiğim bir dönemdi. Doğum sonrası sıkıntılarla ilgili birkaç birşey okumuşluğum vardı ama ben kendini doğuma ve doğum sonrasına çok iyi hazırlamış bilinçli bir anneydim, benim başıma gelecek değildi elbette. Sözde herşeyi biliyordum ama "meme başı çatlağı"diye bir şeyden de haberdar değildim. Sonra çok şükür Ela'ya kavuştuk. Sorunsuz bir ilk haftadan sonra meme başımda korkunç bir acı hissetmeye başladım emzirirken. Ve o acı öyle korkunç şekilde arttı ki emzirme işi kabusa dönmeye başladı. Ela uyanacak diye korkar, memeyi ağzına vermeyi geciktirmeye çalışırdım. Öyle bir acı yaşıyordum ki dikişimin acısı falan çektiğimin yanında sonda 0 kaldı. Uzunca bir süre iyileştiremedim. Kendimi kasarak, ayaklarımı yere vurarak, emzirmenin o çok anlattıkları "keyfine" varmaya çalıştım. O acıyı çektiğim dönemde kısa süreli bir depresif durum da yaşadım. Akşamları hava kararırken hüngür hüngür ağlardım. Canımın acısı bir taraftan, hayatımın o dönemki aklımla "bir daha değişmeyecek şekilde mahvolmuş" olması diğer taraftan; kendimi toparlayamazdım.

Meme başı çatlağını göğsüme koyduğum pedler yüzünden iyileştiremediğimi anlamam 3 ayımı aldı. Gerekli krem, merhem ne varsa kullanıyor ama arkası naylon kaplı pedleri kullanarak meme başlarının hava almasını engelliyordum. Hemen göğüs kalkanlarından edindim ve hayatım değişmeye, emzirmeler rahatlamaya başladı.

İkinci bebeğimde en büyük korkum ne sezeryan, ne sonrasında dikişlerin acısıydı içimdeki tek korku meme başı çatlağıydı. Bu sefer tecrübeliydim, kesinlikle o acıyı yaşamayacaktım. Ve başardım. İlk günden itibaren göğüs kalkanları kullandım. Eve geçtikten sonra çoğu zaman t-shirtümün içine bir tülbent bağlayarak gezdim ve hiç acı çekmedim. Kendimce göğüs pedleri ile ilgili düşüncemi tekrar doğruladıktan sonra da her doğum yapacak kişiye ilk bu tavsiyeyi verdim. "sakın göğüs pedi kul-lan-ma!"

Ve şu anda üçüncü kuzumu kucağıma alışımın üzerinden 17 gün geçti ve meme başı çatlağı acısını hiç tahmin etmediğim şekilde tekrar yaşıyorum. Yine feci, yine korkunç...Gerçi ilk haftaya göre çok iyi durumdayım ama hala sıfırlanmış değil. Peki ben bu işi çözmüşken nasıl oldu bu çatlak?
hiç tahmin etmeyeceğim şekilde, çok erken bir dönemde; hastanede meme başımı çatlatmayı başardım bu sefer. Olay şöyle gelişti: Bu sefer dikiş yerimin acısını çok hissettim, hareketim çok kısıtlı oldu hastanedeki 2 gece boyunca. Ve bebeği emzirmeye getirdiklerinde ben olması gerektiği gibi doğrulamadım. Birkaç sefer yattığım yerde yerleştirdiler bebeği memeye ve doğru yerleşmemiş oldu böylece. Bebek tüm kuvvetiyle emerken bir acı hissettim ama o acının ne zamandır emzirmemiş olmamdan kaynaklandığını düşündüm. Şimdi anlıyorum o acı o acı değilmiş. Eve gelince hemen kalkan kullanmaya, Lansinoh ve Garmastan ile sürekli tedavilerini yapmaya başladım. Karbonat ve Sabunla yıkama konusunda çok farklı şeyler okudum. İkisinden de uzak durmaya karar verdim. Şu anda iyileşme dönemindeyim. Rahatladım.

Bu uzun yazının aslında 3 anafikri var. Hemen onları ileteyim ve yazıyı kapatayım:
1-) Meme başı çatlağı küçümsenecek bir olay değildir, çok çok çok acır.
2-) Oluşması için uzun bir süre geçmesine gerek yoktur. Hastane çantasına göğüs kalkanlarını koymak şarttır.
3-) Lohusalık döneminde çekilen fiziksel acı zaten yerinden oynamış olan psikolojik dengeyi biraz daha bozabilir, insanı depresyona yaklaştırır. O nedenle oluşmasını önlemek için azami dikkat sarfedilmelidir.






15 Ağustos 2016 Pazartesi

kavuşma öncesi

işte bugün o gün güzel prenses;
içimden çıkıp kollarımın arasına, koynuma gireceksin,
kokumu alıp, kokunu bırakacaksın
yeniden bir olacağız...

evden çıkmamıza birkaç saat kala biraz heyecanlı, biraz endişeli ama herşeyden öte çok hevesliyim bebeğim. Yanaklarını çok özledim, o sıcak, yumuşak yanaklar. Allah inşallah kısmet etsin sağ salim ablanlara ve babana kavuşmayı.

Güzel kuzum; ben sana bir hamilelik günlüğü yazamadım. Ela için bir küçük defter tutmuştum. Alya için bu blogta birkaç yazı var ama senin için çok az yazabildim. Bu sefer ilk 3 ay fiziksel olarak baya yıpranmış hissettim; sonrasında da akşamları uyanık durmaya dayanamamak ve yoğun iş temposu derken yazamadım kuzum. Ne olur kusura bakma. Bunu inşallah değiştireceğim ama birbirimize kavuşacağımız bugün; halimi kısaca ileteyim sana.

Bugün 38.haftanın tam dolduğu gün. 38 + 0 diyorlar buna gebelik terminolojisinde. Bugün itibariyle tam 20 kilo almış durumdayım. 79 kiloyum :) Baya korkutucu bir durum aslında ama içimde zerre endişe yok bu konuya dair. Benim stilim bu çok kilo alırım, küçük çocuk doğururum, 6 ay - 1 sene içinde de fabrika ayarlarına dönerim. İnşallah bu sefer de böyle olur. Son iki ayı zor geçirdik kuzum. Çok aşağıya indin, kasıklarımdaki baskı zamanla ağrıya döndü, biraz konforsuz bir dönemdi. Son ay ise iyiden iyiye sıkıntıdaydık. Yatmaya çalışmak, reflü yüzünden yatamamak, uzun oturmaya çalışıp dinlenmek derken geçti günler. Bir de göğsümün altında ayağınla mı dizinle mi dirseğinle mi yapıyorsun bilmiyorum, ittire ittire canımı müthiş acıttığın bir yer var. orası olmasa sanki herşey rahatlayacak. Neyse kuzum maksadım şikayet etmek değil de, kayda geçsin istediğimden yazmak istedim. Seninle gelen herşey başımızın tacı. dert edilecek büyük bir şey değil.

Evet kuzum şimdi yavaştan hareketleniyoruz. Sen sakın tedirgin olma. Öğleden sonra kollarımdasın. Herşey herşey güzel olsun....

1 Haziran 2016 Çarşamba

Rüyalarımın gül kokusu

2015te 3 yazı yazabilmişim
2016 skorum ise bu yazıyla 1 olacak...Bu durum beni üzüyor, çünkü kayda geçirmediğim her an sanki uçuyor gibi. Oysa öyle çok anım var ki, uçmasın kalsın istediğim...

Bloğun adını doğru koymuşum, onunla başlamak iyi olur belki. Hayat normal akış içinde zaten değişiyor, hayat, yaşantımız, biz, ben değişiyoruz. Bir de hayatın normal akışını değiştiren şeyler oluyor, büyük şeyler, beklenmedik sürprizler

31.Aralık.2015 öğlene doğru hayatımın asla hayal edemeyeceğim şekilde değiştiğini öğrendim. Hamileydim. Korku, heyecan, endişe ilk duygular gerçekten karmaşıktı. Gerçek miydi? Değil miydi? Rüya mıydı? Ben, evet bunu dilemiştim biliyorum, karnımdaki o meleğin hayalin kurmuştum ama bu gerçek olabilir miydi? Ben hayalini kurmaya bile cesaret edemeyip vazgeçirmişken kendimi, o kuzu benim çağrı mı duyup gelmiş olabilir miydi?

Evet, olabilirdi, bu gerçekti...

Geçtiğimiz yıl Ekim ayıydı. Blogcuanne'nin üçüncüyü beklediğini öğrenmemle kabarıverdi içimdeki istek. Kendimi çok kez hayalini kurarken yakaladım o anın. Bebek doğduğunda, henüz ameliyathanede bebeği üzerime koydukları, yanağını yanağıma değdirdiği o anın. O sıcacık yanaklar, o büyük şükür hissi, huzur, öyle derin yaşadım ki o hasreti o dönem. Keşke dedim içten içe o sıcacık yanakları hissetsem yine, keşke...Kendimi çok kişiyle "ya bir düşünsene, neden olmasın üçüncü?" sohbetini yaparken; gözlerim dolu dolu o yanakları, o sıcaklığı ne çok özlediğimi anlatırken buldum.

Sonra elbette ki evdeki diğer sıcak yanakları hatırlattı dostlar, haklı olarak, ve hayatımın aslında ne zor olduğunu. Ve haklıydılar. "Sen bir bebek görmeye git, sonra isteğin geçer" dediler. Anneme anlatırken şaka yollu "aman Aknur" dedi her seferinde "çok üzülürüm bak senin için, zaten çok zor hayatın". O'nu üzmemek için herhalde hamile olduğumu en zor ona söyleyebildim sonrasında.

Ve sonra ben hayalimi -açıkçası bu isteğimi ciddiye alıp hayal bile demezdim herhalde o zaman sorsalar- bıraktım gitti. Kendiliğinden oldu. Hayatım gerçekten zordu, tüm gün stresi, temposu yoğun şekilde çalışıyordum, Evde zaten yetemediğim iki harika kuzum vardı. Ve çok şükür ki onlar vardı. Üçüncü çocuk bu temponun içinde elbette çok saçmaydı. Bu yaz itibariyle Alya 3 yaşında olacaktı. Artık istediğimiz gibi gezmeye, tozmaya başlayabilirdik. Her sene bir yurtdışı tatili yapabilirdik, yazın daha uzun tatiller planlayabilirdik.

Sonra yeni yıl kararları verdim kendi hayatım için. Kendi hayatıma odaklanma vakti gelmişti. Yavaşlayacaktım, kendim için dileğim "salına salına yürümekti". Dileğimin bu şekilde gerçekleştiğini düşündükçe gülümsüyorum. Tekrar spora başlama planı yaptım, piyanoyu boşlamıştım, hayatıma yeniden alacaktım bıraktığım şeyleri. 15 günde bir akşam dışarı çıkacaktım arkadaşlarımla. Canlı dinlemek istediğim müzisyenler, gidip görmek istediğim yerler vardı. Bu sene güzel bir sene olacaktı. Ben böyle düşünedurayım bir yerlerden çağrımı duyan ve beni annesi olarak seçen bir küçük ruh bir kaç ay içinde içime yerleşiverdi. Ve herşey değişti...

6 aydır birlikteyiz. Güzel kuzum; büyüyüp bu satırları okuduğunda - Allahım inşallah kısmet eder o günleri görmeyi - zannetme ki iyi etmedin gelmekle. Sen bizi seçtin ya aile olarak, çok mutluyuz biz. Hoş geldin, sefa geldin. Sen öncelikle hayatı kontrolü altında yaşamaya çalışan, hayatı akışına bırakmayı çok isteyip bir türlü beceremeyen anneye harika bir sürpriz olarak geldin. Çağrımı iyi ki duydun güzel kızım. Seninle ilk kavuşma anımızı yaşamak için sabırsızlanıyorum. Hayatımın zor olduğundan dem vuruyor herkes, haksız da değiller. Bence de zor. Ama seninle tamamlanıyoruz biz kuzum. Ben bu hayatta en çok ama en çok anne olmayı sevdim. O yüzden sen bana harika bir hediyesin. Seninle herşey çok daha güzel, çok daha kıvamında olacak. Zorluklar hiç dert değil, sen yeter ki sağlıkla gel.

Üç harika kız annesi olacağım, hala inanmakta zorlanıyorum. Öyle zamanlarda karnımı okşuyorum, er ya da geç işaret veriyorsun "buradayım" diyorsun, "iyi ki oradasın kuzum, iyi ki geldin"





13 Ağustos 2015 Perşembe

bir cuma gününün ardından

İnsan kendi çocuğundan korkar mı?

Ben korkuyordum. Sonra bir Pazar gününü Ela ile geçirdikten sonra anlamıştım.

Bir Cuma gününü kızçelerle yalnız geçirdikten sonra bir kez daha anladım. Geldiğim nokta aynı; ne kadar güzel koşullar yaratmış olursak olalım 3 yaşına kadar bir çocuğa annesi lazım! nokta!

Okullar iki gündür kar tatili yapıyordu. Kızlar günleri evde teyzeleriyle geçirdi. Cuma okullar açıldı ama teyzemiz rahatsızlandı. Ben de bunu fırsat bilerek Ela'yı da okula göndermedim. Tek çocukla tüm gün yalnız harika geçmişti; bakalım iki çocukla nasıl olacaktı?

Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Çok hoş oldu, tadından yenmedi. Fıstıkları içinden taşan, şerbeti kıvamında bir baklava dilimi gibi, sıcak bir günde sunulan ev yapımı limonata gibi..

Yine sabahın köründe kalktık. Saat 09:30a kadar özellikle Alya bana yapışıktı. Sonra kahvaltı yaptık. Ve sanırım kahvaltıdan sonra Alya gitmeyeceğimi anladı.
Belki çok uzun süredir ilk kez ben mutfakta kahvaltıyı toplarken kızlar salonda beraber vakit geçirdi. Sakin, sessiz. Bu o kadar şaşırtıcıydı ki benim için kaç kez salona geldim, gittim; "bir şey mi oldu yoksa?" diye.

Dışarısı soğuk, yerler buzluydu. Yine de iki kez dışarı çıktık, gezdik, dolaştık. Ela müthiş işbirlikçi, Alya ise hem neşeli, hem sakindi. Gün içinde sadece 2 kriz yaşadık. Biri Ela'nın saçını onun istediği gibi yapamadığım için, diğeri ise 2. gezmemiz sonunda Alya'nın bir türlü eve girmek istemeyişi yüzünden. Ve iki kriz de işten eve geldiğimde yaşadıklarımızdan daha uzun ve şiddetli değildi.

Biz böyle uzun aralar ayrı kalınca birbirimize karşı pratiğimizi yitiriyoruz. Çocuklar annelerine, anneler de çocuklarına acemileşiyor. "Yabancılaşıyor" demek de geçiyor aklımdan ama çok ağır; diyemiyorum

Sonuçta durum aynıydı. Çocuklar tüm günde alması gerekeni, akşam 2 saate sığdırmaya çalışınca işler kilit oluyor. Birine yetemeyen zaman, ikisine hiç yetmiyor. Ve bir telaşla, annenin kolu bir tarafa, bacağı bir tarafa çekile çekile, koştura koştura bağlanıyor akşamlar geceye. Üstüne şerbet boca edilmiş, fıstığının tadı alınamayan bir baklava dilimi gibi yenmesi zor, üşürken eline tutuşturulmuş soğuk bir limonata gibi zamansız...


P.S: Bu yazı da Şubat 2015'ten. Küçük düzeltmeler yapabilmek için yayınlanmamış. Tam 6 ay sonra üzerinde tek harf değiştirmeden yayınlıyorum. Ah bu benim iyimserliğim ...





12 Ağustos 2015 Çarşamba

ters köşe

Anneliği ikinci kez yaşamak değişik bir deneyim. İster istemez ilk çocukta yaşadıklarını referans alıyorsun. "aman efendim çocuklar asla kıyaslanmamalı, her çocuğun farklı bir gelişim eğrisi vardır, bıdı bıdı" tabi ki doğru bir tespit, benim de zaman zaman bu cümleyi kurduğum olmuştur başkalarına. Ama Alya büyürken, bu cümle beni hiç rahatlatmıyor. Bugünlerde aşağıdaki iki konu benim için oldukça sıcak.

Ela bezi bıraktığında 20 aylıktı. Alya 25 aylık, bezi bırakamadık.
Ela 2 yaşına geldiğinde "ben geldim, gittim, oturdum, yoruldum..." gibi basit cümleler kurardı. Sonrasındaki birkaç ayda baya konuşmaya başlamıştı. Alya şu anda sadece 11 kelimeyle hayatını sürdürüyor. Hangileri olduğunu kayda geçirelim, Alya kuzu büyüyüp bu yazıyı okuduğunda merakta kalmasın :)
Anne, baba, anneanne, dede, abba, hu(su), vavvav (köpek), gağga(karga), gaga(kaka), ciş (çiş), mama bir de aa(al) ve le(gel) var, kelimeden sayılır mı bilmem.

Bunun yanında konuşamıyorum diye bir köşede oturmuyor elbette kuzu. Hayatım tam içinde, göbeğinde. Her dediğini anlatabiliyor. Mutlaka. Bu konuşma konusu kafamı çok kurcalıyor. Yarın bir pedagoğa gideceğiz. Merak ediyorum neler diyeceğini. Umuyorum "her dediğini anlıyorsunuz, o nedenle konuşmasına gerek kalmıyor" cümlesini kurmaz. Bu cümlenin kesinlikle bu süreci hiç yaşamamış kişilerce kurulan bir ezber olduğunu düşünüyorum. Anlamamayı, Alya'nın işlerini zorlaştırmayı denedik. Ama bu zaten "sabırsız" bir kişilik olan Alya'yı daha da sabırsızlandırdı, sinirlendirdi. Başka bir fayda görmedim. Ağzından çıkaramadığı kelimeyi çıkartmasını sağlamadı. Bazı sesleri hiç duymuyorum. Mesela "sss", mesela "tt", mesela "pp". Ben bu durumu baya sıkıntılı görüyorum. Çünkü her ne kadar hayatın içinde olsa da mesela kitap okuyamıyoruz. Karşılıklı etkileşimimiz sınırlı oluyor. Anlatmak istediğini anlatamaması bence onu ruhsal olarak da çok zorluyor. Bu süreci hızlandırmaya ihtiyacımız var.

Bez meselesi ise yine benim ters köşe olduğum bir konu. Zaten ikinci çocuğun anneye öğrettiği en büyük şey "tükürdüğünü itinayla yalatmak". Haddin olmadan kurduğun tüm cümleleri bir bir hatırlatıyor sana. Çok ukalalık ettim ben bez konusunda "2 yaş çocukların bunu başarabileceği bir yaş" "Bezi atın, çocuk biraz altına yapsın, o kası nasıl kullanacağını çocuk 3-4 haftada öğrenir" Sen misin bunu diyen; Alya tam 6 hafta altı açık dolaştı. Başlangıçta çok güzeldi. Altına yapıyordu, biz arkasında dolaşıp temizliyorduk. Bu zaten bizce normal süreçti, rahattık. Bu hafta olacak, bu hafta olacak derken 6 hafta geçti. Sonra Alya, boşverin ya ben şimdi rahatım bezle" der gibi gidip gidip bezini getirmeye başladı elimize. Tatilde biraz karıştı trafik. Bazen taktık bazen takmadık. 3 hafta sonra eve dönünce tekrar çıkardık bezi. Şimdi kesin olur dedik. 3 hafta oldu, artık bizden habersiz bir yere çiş yaparsa zahmet edip onu da söylememeye başladı. Sanırım bir süre daha ara vereceğiz.
Gerçi teoride zehir gibi. Çişini yere yaptıktan sonra tuvalete oturmak istiyor. Güya çiş yapıyor, altını sildirip, sifonu çekiyor. Kakayı bu yazıya hiç karıştırmayalım, keyfimiz kaçmasın :)

Bakalım geçen günler neler gösterecek, elbet Alya bir zaman konuşacak, bezi bırakacak, derdimiz bu olsun ey hayat!







22 Nisan 2015 Çarşamba

Bir sor niye yazmadın diye

Güzel kuzum Alya; bir baktım da yazmamışım aylardır. Üzüldüm, geçiyor günler ben kayda alamadan. Oysa ne muhteşem seninle, sizinle her gün, bir bilsen. Ablan büyürken daha sık yazmışım, sen de farkedeceksin. Nedenini de merak edersin belki; bak anlatayım:
Kuzum; benim yazı yazabildiğim tek zaman dilimi şu saatler. Ve ben nicedir şu saatleri seninle geçirir oldum. Böyle olunca benim dengem şaştı. Bizim alıştığımız düzende evdeki çocuk en geç 20:30da uyur. Sonrasında da anne-baba biraz dinlenir, biraz çalışır, konuşur, bir şeyler okur, çay içer, falan filan. Alya kuzum bazen uyuman saat 22:00yi buluyor. Bu saat neredeyse benim uyku saatim. her çocuğun aynı olmadığını biliyorum, her birinin içinde başka bir ritm olduğunu biliyorum ama bilmek yetmiyor. Sen saat 21:00de hala uyumamışsan canım sıkılıyor. Bu da beni olması gerektiğinden çok yoruyor.

Saat 20:30 - 21:00 arası uyku için hazırlanmaya başlıyoruz. Uykuya hazırlık sorumuz: "Kim diş fırçalayacak?" ve sen "Aayaaaa" diyorsun sevinç ve hevesle. Sonra ablanla beraber dişlerinizi fırçalıyorsunuz. Sen lavabonun kenarında ayakta, o tabure üzerinde. Ablan ne yaparsa aynısını yapıyorsun. O kadar eğlenceli ki sizi izlemek. Henüz ağzını çalkalayamıyorsun. Ablan gibi ağzına suyu alıyorsun, bir güzel yutuyorsun ardından da lavaboya tükürür gibi bir hareket. O tükürme hareketinin hastasıyız babanla. O anları da çekemiyoruz be kuzum. Telefonu elime aldığım an üstüme atlıyorsun. ama denemelerimiz sürecek. İnşallah şu anlattığımın görüntüsünü de izlersin büyüdüğünde. Sonra pijama giyme faslı. İşler yolunda gittiğinde bu aşamaları hızlı geçiyoruz. Ve sonra karmaşık kısım geliyor. Ablan yatağına yatıyor, sen onu asla yatağında bırakıp odana geçmiyorsun. Ya onun yanında yatacaksın, ya da onu da alıp senin yatağına gideceğiz. Ablan o saatlerde harika. sana kıyamıyor, gönlünü yapıyor. Genelde senin yatağında hep beraber yatıyoruz. Sonra ablan (eğer sen rahat verirsen) hemen uykuya dalıyor. Bazen rahat vermiyorsun ona da. Geçenlerde "Alya,n'olur dur bari yarım saat uyuyayım" dedi, güldürdü bizi. Rahat edemeyince yatağına gitti ama senden kurtulamadı. Onu geri döndürmek için çok ağladın ama onun artık dayanacak gücü kalmamıştı.

Ve sonra kuzum, salona geliyorsun. Kim bilir belki de bizimle vakit geçirmeye ihtiyacın var. Kendine değişik oyunlar buluyorsun, kendince eğleniyorsun, bizi eğlendiriyorsun, yanımızda olmaktan son derece mutlu, uyumamak için uğraşıyorsun. Şu ara uyguladığımız taktik şu: Ters psikoloji sende de işe yarıyor baya. "Hayır Alya, babana gitme, babayla dışarıdaki köpekler bakma" diyorum. Ve sen koşa koşa, güle güle babanın kucağına gidiyorsun, dışarıdaki köpeklere bakmaya. Sonrası 5-10 dk. çoğu zaman babanın kucağında uykuya dalıyorsun. Ya da kötü ihtimalle uykuya dalarken aklın başına geliyor, beni istiyorsun, birlikte uyuyoruz.

Yani anlayacağın bu ara durumlar karışık. Düzene sokamadık uyku meselesini. Üstüne üstlük geçtiğimiz ay emziği bıraktık. Sıra da meme var. İkimizin de vedalaşma vakti geliyor. sonra bir ara bezi bırakacağız. Yavaş yavaş özgürleşeceğiz...

Alya demek sıcaklık demek. Boyun küçücük ama kalplerimizde kapladığın yer öyle büyük ki. Her gün yeniden aşık oluyoruz sana. İyi ki geldin be kuşum :)




P.S: Bu yazı aylar önce yazılmış ve yayınlanmamış. Emziğin yeni bırakıldığı, memenin hayatımızda olduğu günler. Tahminen Mart 2015. Zira memeyi 28 Nisan günü bıraktın kuzum. Hikayesini inşallah anlatırım yine bu blogta.