1 Ocak 2012 Pazar

hem büyük değil, hem küçük

Herhalde bir ayı geçmiştir, bir arkadaşımla karşılaştım. Çocukların arası çok az. Konu elbette dakikasında çocuklara geldi. Konuşma gayet iyi niyetli gelişiyor. Ama bu “seninkini nasıl, şunu yapıyor mu? Bunu yapıyor mu? Soruları içimi sıkıyor. Bu tanıdık iç sıkışıklığını yuvarlak cevaplarla geçiştirip, vedalaşıyorum.
Bu sohbetin aklımda yer etmesinin, sonrasından da bu postun girişi olmasının sebebi ise arkadaşımla vedalaştıktan sonraki düşüncelerim. Bir taraftan kendi kendime bu tür sohbetlerden ne kadar sıkıldığımı düşündüm, sonuçta her çocuğun gelişimi kendine özeldi, bu işlerin bir kuralı yoktu falan falan; ama işin ilginç yanı bunları bilmeme rağmen bir taraftan da “bizimki neden hala tam konuşamıyor, baksana onlarınki baya cümle kuruyormuş” dedim. Bu annelik tecrübemde sıklıkla yaşadığım bir durum. Yani bilmek ama bunun bir faydasının olmaması. Duyguların aklı sıklıkla esir alması durumu.

İşte bu karşılaşmanın ardından herhalde 2 ay geçti. Bu 2 ayda her şey değişiverdi. Artık 1 aydır neredeyse sohbet edebildiğimiz bir Ela var evde. O gün söyleyebildiği en uzun cümle“men düştüm” “men yedim” “menim annem” den ibaretken, şimdi dilinin döndüğü her yeni kelimeyle, nerden duyup aklına yazdığını anlamadığımız her ifadesiyle müthiş eğlenceli bir dönem geçiriyoruz.

Bir sabah çoraplarını giydireceğim, elindeki çorabın tekinin olmadığını fark etti
- Munun teki yok anne
teki demeyi nerden öğrendin Allah aşkına?
- Öyle mi, nerde annecim teki?
- Men u’ğuttum heyalde
unuttum mu, herhalde mi?...

Bir alışveriş merkezinin çocuklara özel tuvaletini görünce heyecanlanıyor.
- anne, bak, hem büyük değil, hem küçük
ben bu cümlenin şaşkınlığını atamamışken ikinci cümle geliyor
- tam bana göye

Bir de düşünmesi var, Nerden öğrendi, nasıl oldu anlayamadım, bir sorunun cevabını baya büyük insan gibi düşüyor “ııııı, şey” diyor ve konuşmaya başlıyor. “şey” demeyi nasıl öğrendi, gerçekten anlayamıyorum.

yazarken farkettim ki bir sürü beni gülümseten anı unutmuşum bile. Onun hızına benim yazma hızım yetişmiyor. Hızlanmalıyım...

20 Aralık 2011 Salı

şunu da yazayım, bunu da yazayım derken zaman geçiyor, en uygun zamanı bekliyorum ve yine hiç bir şey zamanında olamadı, olamıyor. Bu bende baya belirgin bir davranış kalıbı aslında. üstünde biraz daha düşünmem lazım. neyi bekliyorum, beklerken farkediyor muyum, bana, yapmak istediklerime ne katkısı var, benden, yapmak istediklerimden ne götürüyor?

beklemek bizim yaşamımız
vapur beklemek, gün beklemek, insan beklemek,
çiçeklerin açmasını, gecenin geçmesini beklemek...

zamanında yazmadığımda mesela, ilk olarak "şimdi" ve "burada"dan uzaklaşmış oluyorum aslında. tabi böyle olunca duygu kaçıyor. insanın hislerini hatırlamaya çalışması başka, o hislerle yazması başka. biri kendimi anlatmak, içimi aktarmak; diğeri ise daha çok not düşmek gibi

aslında niyetim Eloş'un konuşma macerasına bir giriş yapmaktı, konu başka yere gitti, varsın öyle olsun...

2 Aralık 2011 Cuma

evde deniz keyfi..

herhalde 2 hafta falan oldu, yine babamızın gelemediği, bizim Eloş'la beraber hasret giderdiğimiz akşamlardan biri.
Eloş parkenin üstüne yatıp kendini öylesine kaydırmaya başladı. Ben de "hadi Ela, nasıl yüzüyorduk denizde, gel öyle yapalım" dedim. Ela müthiş bir iştahla olayı kavradı ve hayali kulaçlar atmaya başladı yerde. Tabi tek başına yüzmek sıkıcı olunca annesi de katıldı ona. Denizde kimlerle karşılaşmadık ki? Anneanne, babaanne, dedeler, tüm aile oradaydı. birbirimize su attık, eğlendik. Sonra yorulduk, kumsala (yani halıya) çıktık, banyodan havlular getirdik, kurulandık, havlularımızı yere serip güneşlendik - 30sn. falan :) - birbirimize kremler sürdük ve hooop halıdan tekrar parkeye yani pardon denize atladık. Sonra Eloş denizden çıktı, beni de çıkardı. Elinde bir şey getirdi. Meğer kollukmuş, birini güya şişirdik, koluna taktık, gitti öbürünü getirdi, hem de ilkini getirdiği yerden. Elinde sanki gerçekten kolluk varmış gibi bir yürüyüşü vardı ki. İkisini de taktık, tekrar tekrar denize atladık, güneşlendik. Bu fasıl baya bir süre devam etti, ta ki Eloş'un üzerindekileri çıkartıp, olayı daha gerçekçi bir hale getirmek isteyişine kadar.
Bu oyun beni sonrasında baya heyecanlandırdı. Açıkçası ben farkedememiştim. Yani Ela'yla böyle belli bir çerçevenin içinde kalarak bir oyun formatı oluşturabileceğimizi, Ela'nın buna rahatlıkla adapte olabileceğini; gerçekten farketmemiştim. Şimdi düşünüyorum tabi, Eloş'un acaba rahatlıkla yapabildiği ve benim farkında olmadığım, olmadığım için de teşvik edemediğim daha neler var?

22 Kasım 2011 Salı

veda zamanı yaklaşıyor...


Elacım, sen çok seviyorsun ya memeyi, al benden de o kadar, valla ben de çok seviyorum emzirmeyi. Nasıl olacak sence bu iş? Nereye kadar gideceğiz böyle? 2 yaş bir sınır gibiydi kafamda. Bak 1 ay bile kalmadı 2 yaşımıza. Ah bu zaman, yine çok hızlı akıyor, yakalayamıyorum. Ama sen hani kucağıma oturuyorsun, o güzel başını göğsüme yaslayıp emmeye başlıyorsun ya, işte o zaman duruyor zaman. Saçlarını okşuyorum; yumuşacıklar, sırtını okşuyorum, elele tutuşuyoruz, parmaklarına bakıyorum uzun uzun. bazen konuşuyoruz, değil mi? Ben sana evet ya da hayır diyebileceğin sorular soruyorum "bugün parka gittiniz mi?" ya da "hadi başka odaya gidelim mi?" gibi sen de "ıııh" ya da "hıhı" diyorsun. Dişçiye gidince de öyle olur ya, konuşamazsın, gerçi sen daha hiç gitmedin, bilmezsin :) bazen gülüşüyoruz. komik birşeyler söylüyorum bazen sana, memeden ayırmadan ağzını gülüyorsun.
Hala memede uyuyorsun. Asla yapmayacaktım güya. Gülüyorum şimdi. Bunu hafiften kullanmaya başladın. Emmek istediğinde "anne, uykum geldi" diyorsun alakasız bir saatte. öyle güzel bir yüz ifaden oluyor ki. Şaka yapıyorsun işte. Gidiyoruz odana. Sırf bu iş için bir yer yatağımız var artık - gece emmelerine özel- Eğlene eğlene hasret gideriyoruz.
Gerçi bazen çok sıkılıyorum Eloş, mesela bir yere gitmemiz gerekiyorsa, sen emmeyi bir türlü bırakmıyorsan. Ya da bazen sabaha karşı uyandığında dalamıyorsun tekrar uykuya, hep memede kalmk istiyorsun. O zamanlarda sıkılıyorum, içim sıkılıyor, belim ağrıyor. Bıraksak baya rahatlayacağız diyorum.
Meme bırakmak için çeşitli metotlar var, bak sana da anlatayım, belki işine yarar:
1-Çocuk ve anneyi bir kaç gün ayırıyorlar. Çocuk bu arada memeyi unutur diyorlar. Bizim seninle bir kaç gün ayrıldığımız çok oldu. Döndüğümde hep beni ve memeleri bekliyor oluyordun. Memeleri o kadar iştahla beklerken, senin o kadar özlediğini bilirken vermemeyi becerebilir miyim? Iıh, yapamam ciciko
2-Meme başına sütün tadını bozacak şeyler sürülüyor. Aloe Vera ya da Vicks olabilirmiş. Bir kere Vicks'i denedik. Biraz emdin, başını kaldırdın "anne, ajı" dedin ve sonra "yıka" dedin. Ben de yıkadım :)
3-Bir de bir öncekine benzer, yine tiksindirme maksatlı bir yöntem de salça, ruj gibi birşeyler sürerek görüntüyü çirkinleştirmek. Bence bu numara da tutmaz bizde ama ben zaten senin memeden tiksinmeni istemiyorum. O kadar sevdiğin, kendini en sıkıntılı zamanlarında tereddütsüzce teslim ettiğin memeleri -hatırlar mısın bilmiyorum ama- güzel hatırla istiyorum. Aniden, kötü bir sürpriz olsun hiç istemiyorum.

Ne istiyorum biliyor musun? Onlarla bir veda konuşması yapacak değiliz belki (aslında içimden geçiyor ne yalan söyleyeyim) ama yine de birlikte karar verelim, memelere öyle veda edelim istiyorum. Benim için de zor gerçekten. Ben de o güzel anlarımızı çok özleyeceğim. Böyle bir vedalaşma muhtemelen olamayacak ama gönlümden geçen bu, bil e mi? Şimdi acele etmeden, yavaş yavaş ben hazır olmayı bekleyeceğim, kendimi hazırlayacağım, sonra işin içine sen de gireceksin. tamam mı güzel kuzu? Birlikte veda edeceğiz bu güzel döneme, daha güzellerini yürekten dileyerek...
.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Nil: sade ve derin

bence yazık oldu, çok kısa ömür,
insan doğar, aşık olur, ölür

icim bos kaldi cok yandi canim, artik ne yapsam yalnizlardanim
icim gul biraz guldur biraz, onu oldur kendini güldür biraz

müthiş güzel!
hiç karşılaşmadığı birine yazılmış bir ayrılık, bir hasret şarkısı
gerçek bir yalnızlığı anlatıyor
o kadar yalnız ki içini güldürecek olan yine kendisi
sadelik ve derinlik, ikisi birarada
pek çok şarkısında görebiliriz bu derinliği

Mesela "sinema"yı çok severim:

"kırıldım ama o tarafı duvara yasladım
sen beni bir dinlesen ne konu olurum
sen beni bir izlesen ne film olurum
seyretsen beni
anlatsan beni
"

Nil'i çok seviyorum...
(başka bir linkteki video nasıl ekleniyor acep?)

10 Kasım 2011 Perşembe

korku, nazar, ucuz atlattık, maşallah??

nazar var mı? yok mu? bir "maşallah"ın geçerliliği ne kadar? Neyse, yine de çok şükür...


"İçi titremek", "aklı çıkmak", "gözünden sakınmak", "yüreği hoplamak", "kol kanat germek" Bunların anlamını tabi ki biliyoruz ama sanırım insanın çocuğu olunca bu deyimlerin ne demek olduğu tam olarak anlaşılıyor, hissediliyor. Benim çocuğum olunca daha iyi anladım Ela'ya bakarken içimin nasıl titrediğini, düştüğünde "ya birşey olduysa" diye nasıl aklımın çıktığını, O'nu kimi zaman nasıl gözümden bile sakındığımı ve nasıl kol kanat gerdiğimi. Ve bunların hepsini çaktırmadan yapmanın ne zor olduğunu.


Zor... Dün ucuz atlattık diye sevinirken, bugün kuzunun eli yandı. Bizim de içimiz. Dün ailecek bir mağazadaydık. Çıkmak üzereyken Ela'nın elini tuttum. Kendini ileri mi attı, etrafında mı döndü anlamadım, ağlamaya başladı. Dışarı çıktık, dikkatini başka şeylere çekmeye çalıştım. Olmadı. Ela sağolsun -tüm ağlama kotasının çoğunu ilk 5 ayda doldurmuş olsa gerek- öyle pek uzun uzun ağlayan bir çocuk değil. Fakat bu sefer sakinleştiremedim kuzuyu. Elini farkettim sonra, göbeğine yapıştırmış, oynatmıyor. "Acıyor mu Ela?" "Ajıyorr" "neresi acıyor?" bileğini gösteriyor. Yok hareket ettiremiyor. Bizde de hafif hafif telaş başlıyor tabi. Doğru acil servis. Daha doğrusu ilk önce yakınımızdaki bir çocuk hastanesine gittik ama içerde sıra bekleyen yaklaşık 50 aileyi görünce başka bir yere gidebilecek olmamıza şükrederek oradan çıktık. Ela hastaneye gelene kadar baya sakinleşmişti. yolda sürekli konuştuk. "abi bileğimize bakacak, resmini çekecek, krem sürecek" hepsini bir güzel anladı, tekrarladı. Ben de sevindim, zorlanmayacağız diye. Ama acile girer girmez güzel gözlerden yaşlar boşanmaya başladı. "anne, hadi, eve gidiozz""anne, kalk" kuzunun ağlamaktan dermanı kalmadı. doktor Ela izin verdiği kadar muayenesini yaptı, bizi röntgene gönderdi. Ama ne mümkün. Kuzu sakinleşemiyor. Tek yapmamız gereken ayakta 5 sn hareketsiz durmak ama olmuyor. O an "anne meni al" diyerek kucağıma gelme istedi ve iki kolunu birden kaldırdı. İlk kez kolunu hareket ettirdi. Ben hemşireden biraz süre istedim, dışarı çıktık. Bir su sebili yardımımıza yetişti. "aa bak buradan su akıyor" "hadi bardakları alalım" derken Eloş kolunu unuttu, problemsiz oynatmaya başladı. Sevindik. Doktorun yanına çıktık, durumu görünce O da gidebileceğimize kanaat getirdi. İşte bu "ucuz atlattık" kısmıydı.

Bugün ise kuzunun eli yandı. Hikayenin detayını boşverelim, bir şekilde henüz soğumamış ütüyü eliyle tutuvermiş Eloş. Şimdi avucumuzun içinde koca bir baloncuk var. Çeşit çeşit pomatlarla acısını dindiriyor, tedavi ediyoruz dünyanın en güzel avuç içini. Kuzu maşallah çok dirayetli, elini hiçbir yere dokundurmuyor, kendi kendini bir güzel koruyor. Ağlama, sızlama da yok. Beni "anne bak, uf ogdu, ütü" diye karşıladı. Her karşılaştığımıza hikayesini böyle anlatıyor. İnşallah herhangi bir enfeksiyon vs kapmadan kuzunun avcunu iyileştirebiliriz. Bu ilk gecemiz, bir an önce sabah olsun istiyorum, sürekli pomatlar sürüyorum eline, genişçe bir yere yatırdık, çarpmasın eli bir yerlere diye. bakalım zaman hızla akabilecek mi?



Allah beterinden saklasın, bugünümüzü aratmasın inşallah. Bir de kızıma 400000000000000 kere maşallah...



Güzel kuzu sen hep neşeli ol, hep güzel günler gör e mi? sadece "çu" yerken değil, her daim...






25 Ekim 2011 Salı

Ela artık özgür! Bezden kurtulduk...

vallahi kurtulduk...
hem de 2 ay oldu
anne de tam iki ay sonra bu önemli yazıyı yazmaya başlayabildi
aslında anneye yine aynı şey oldu, güzel bir yazı olmalı, iyice düşünebileceğim, rahat bir zamanda yazmalıyım derken 2 koca ay beklemiş oldu. yine rahat bir zaman değil işte, uykum geldi bir taraftan ama artık yazılmalı bu yazı.

Haziran ortasında havalar ısınmaya başladığında Teyze'mizle konuşmaya başladık. Zaten bu işte en büyük payı kendisine vermeliyiz. O'nun istekliliği olmasa mümkün olmazdı bu iş. Artık bez bağlamak baya zor oluyordu kuzuya. İstemiyordu. Binbir taklayla takıyorduk yeni bezleri. Elimizde mendiller, bezler çok koşturduk minik poponun peşinde :) Haziran'ın sonuna doğru gündüz Ela'ya bez bağlamayı bıraktık. Bir lazımlık ve bir de tuvalet adaptörü edindik. Henüz bir kaç gün olmuşken, daha hikayenin giriş paragrafındaydık ki Eloş hastalandı. İshal, kusma derken yaklaşık 2 hafta yine bezli günlere dönüverdik. Herhalde Temmuz ortası gibiydi, yine bıraktık bez bağlamayı. Açıkçası yaz sonuna kadar belki alışamaz diye düşündüğüm çok oldu ama en azından o yaz sıcağında bez bağlamamış oluyoruz diye devam ettik. Tabi ki Ela'nın durumu idrak etmesi için bir kaç haftaya ihtiyacımız oldu. Bu süre içinde hafta içi Teyzemiz, akşamları ve hafta sonları da biz sürekli Ela'nın peşinde, kaza izlerini temizledik. Tuvalet adaptörünü hiç kullanmadı, ilk başta lazımlıkla da biraz mesafeliydi. Tuvalete hep birlikte girdik, o zamanlarda lazımlığa kısa sürelerle oturdu. Bir kaç sefer de bir kaç damla çiş yaptı. Ağustos ortasına kadar bu süreç böyle sürdü. Ben yavaş yavaş sıkılmaya başladım. Müzikli lazımlıkları araştırdım bir süre, aklıma yatmadı, almadım. Bebekleri lazımlığa götürüp, onlara çiş yaptırttık, olmadı. Yani bebeklere faydası olmuştur belki de Eloş'a olmadı :)

Ağustos'ta taşınma hazırlıklarına başladık. Taşınmamızdan bir gece önce yani 18.08.2011'de akşam 7 gibi Eloş "kaka, kaka" dedi salonun ortasında. Yanına koşanları ittirip"anane kaka" dedi. Annneannesi ile koşarak tuvalete gittiler ve sonra anneanne bir elinde Ela, bir elinde de içi doldurulmuş bir lazımlıkla salona girdi. Eve nasıl bir sevinç hasıl oldu anlatamam. Alkışlar, ıslıklar, danslar...sonra tuvalete döktük ve el sallayarak, sifonu çekip uğurladık güzel çişleri. Zaten bu sifon çekme olayı Ela'nın olayı çözmesinin de anahtarı oldu. Yeni eve geçtiğimiz gün Ela'ya sifonu gösterdim. Duvara monteli, içeri itilen bir çeşit. müthiş ilgisini çekti. tek parmağıyla itebiliyordu. "hadi annecim, çişimizi buraya yapalım, sonra da sifonu çekip gönderelim" dedim. hevesle tuvalete oturmak istedi. Ve ondan sonra bu sifon konusundaki hevesi uzun süre-hatta bazen hala- devam etti. O günden beri Eloş uykuları dışında bez takmıyor.

Elbette kazalar oluyor. Oyuna daldığında özellikle ve biz de sormayı unutursak oluyor bunlar. Hatta geçenlerde bir misafirlikte oldu. Mahçup olduk ama halden anlıyor arkadaşlarımız sağolsunlar. "amaan onun çişinden n'olacak?" en sevdiğim iç rahatlatma cümlesi. artık çok seyrekleşti kazalar. bu iş iyiden iyiye düzene girdi gibi.

400000000000 kere maşallah ...