5 Şubat 2013 Salı

Pepee Tiyatrosu, Mor Balon ve düşündürdükleri…

      
C.tesi günü Pepee Tiyatrosuna gittik. Pepee nasıl bir varlıksa, zaten sürekli yanımızda. Yolda gidiyoruz, Ela bir şeyler söylüyor. “Efendim” diyorsun, “yok sana değil, Pepee’ye söyledim” diyor. Onun anlattığı bir şeye gülüyor. Arada Şila uğruyor. Öyle topluca yaşıyoruz :) Hikaye Ela sakin sakin tiyatronun başlamasını aşağıdaki gibi beklerken başladı.


Beklentim çok değildi ama o bile karşılanamadı.12.00’de başlaması gereken gösteri 12:20’de başladı. 12:35’de efsane şarkı “Çişimiz tuvalete” ile çiş molası verildi; 20 dakika. Tabi o mola 30 dakikayı da geçti. Sonrasında yaklaşık 20 dakika daha sürdü ve olay bitiverdi. Bu girişimin arkasında ticari bir kaygı olduğunun elbet farkındayız ama bu kadar da gözümüzün içine sokulması üzdü beni.
Mor Balon Krizi - Giriş
Bitime doğru Ela önce Pepee ve Şila’nın yanına gitmek istedi. Sahneye çıkamayacağımıza zor da olsa ikna oldu. Sonra “Ben dans etmek istiyorum” dedi ve sahnenin önüne gitti. Ben de arkasından tabi. Dans etti, eğlendi. Gösteri bittiği an yukardan sahneye bin tane balon bıraktılar. Tüm anneler, babalar hayatlarında ilk kez balon görüyormuşçasına sahneye fırladılar. Ben şaşkın şaşkın bakarken önüme 2 tane balon kendiliğinden geliverdi. 2 mavi balon. Biri de birlikte geldiğimiz Ela’nın kankası Ece için diye düşünerek aldım. İçimden de ne yalan söyleyeyim“aman iyi ki öne gelmişim, arkada olsam bir de balon derdimiz olacaktı” diye geçirdim. Hata yapmışım. Meğer balon derdimiz yeni başlamış. Zira benim kızım meğer “mor balon” istiyormuş. Kuzu mızmızlanırken 9-10 yaşlarında bir kız gördüm. Elinde 3 balon, biri mor. Dedim ki “ben sana mavi balon versem, bana mor balonu verir misin?” O da isteğimi saçma bularak ama dert etmeyerek “olur” dedi. Ben kahraman anne pozlarında kızıma mor balonu alırken, yanımda bir kadın bitiverdi. Elimdeki mor balona yapıştı ve “ Bunu alabilir miyim?” dedi ben de “yok bunu ben almak zorundayım” gibi saçma bir şey söyledim. Kadın da “niyeymiş?” dedi ve elimdeki balonu alıverdi. Mor balon gitti. Elimde bir mavi balon kadının arkasından bakakaldım. N’apsam? Gidip kadının elinden balonu alsam mı? Az kalmıştı yani, tutmasam kendimi kadınla mor balon kavgası yapacağım. Yapmadım ama yapsa mıydım diye düşündüm. Bana bu yazıyı yazdıran da bu ikilem aslında. Sonrasında güzel kuzu öyle bir mor balon krizine girdi ki sormayın gitsin. Sağ elini yumruk yapıp, ayağıyla tepiniyor. Etrafına başka anneler toplandı, hepsine dert anlatıyor. Kuzuyu kucağıma aldım, öyle böyle derken sakinleştirdim. Ama çıkış kapısına gidene kadar ara ara depreşti krizler.
Mor Balon Krizi – Gelişme
Çıkış kapısında dikkati kapının kendisine yöneldi birden. Kapıyı kapatacakmış. Kapattı da. Buraya kadar iyi. Ama güzel kızım “HAYIIIR, içerdekiler çıkmasın” demek, kapıyı bir daha açmak istememek ne demek? İçerden aileler çıkmak ister, Ela’ya şirinlik yaparlar, bizimki dudaklarını büzer. Haliyle müdahale ettim. Kuzuyu ikna edecek vakit olmadığından kapıyı zorla açtım. İnsanlar çıktılar. Bizimki bağırıyor “çıkmasınlaaar”. Ve olan oldu bizimkinin kuzuluğu falan kalmadı. Kapıdan en son çıkan anne ve kızın peşinden koşup, “Çıkma dedim ben sanaaaaaa” deyip kızın mantosunun arkasına asıldı. Zavallı kız ne olduğunu şaşırdı. Annesi de kızı korkmasın diye uğraşıyor. “Kızım korkma, kardeş şaka yapıyor” gibi bir şey duydum, hala gülüyorum. Ela o arada kızcağızın beresini kaptı. Tüm gücüyle tutuyor, bir şekilde ikna etmem lazım. Dedim ki “Belki Pepee ve Şila hala içerdedir, gel gidip birlikte bir fotoğraf çekelim”. Kuzu bunu duyunca sakinledi, gözlerinde yaşlar “tamam” dedi, bereyi bana verdi, ben de kurbanın annesine :) Allahtan çok anlayışlı insanlardı. Sonra içeri girdik, Pepee ve Şila’yı bulamadık ama görevli ağabeylerden birinden mor balon istedik. O da sağ olsun bizi kırmadı, getirdi. Kriz bu şekilde çözüldü.
Mor Balon Krizi – Sonuç
Uğruna ne sıkıntılara girdiğimiz mor balon elimizde, başladık yürümeye. Kuzu mutlu. Balon uçuyor, O yakalamaya çalışıyor. “Kızım patlayacak, istersen elinde tut”. Yok tabi ki, bizimki güle oynaya balonuyla gidiyor. Ama tabi balonun canı ne kadarcık, patlayıverdi. Allah için bir krizi daha kaldıracak gücüm yok. Ne yalan söyleyeyim korktum. Bizimki ise çok cool karşıladı. “Olsun annecim, bir şey olmaz, önemli değil” dedi. Bu kadarmış!
Mor balonun hikayesi böylece sona erdi…
Mor Balonun düşündürdükleri...
* Oradaki tüm anne babalar çocuklarını mutlu etmek için oradaydılar. Fakat bunun da bir hırsa dönüştüğünü görmek beni üzüyor. Balonu elimden kapan kadının yaptığı gibi, kendi çocuğu sahneyi görsün diye binbir çözüm düşünüp, arkadaki çocuğu düşünmeyenlerin yaptığı gibi; kendi çocuğunu mutlu etmek için, başka bir çocuğu mutsuz etmek açıklanabilir bir düşünce olabilir mi? Anne olduktan sonra(aslında önce de) tek bir çocuğu yok oysa insanın. Hepsi bizim çocuğumuz. Hepsinin mutluluğundan, hepsinin sağlığından, huzurundan sorumluyuz.
* Ela’nın bence mor balon için ağlamasında, ısrarla istemesinde bir sıkıntı yok. İçten içe istediği net bir şey olması, bunda ısrar etmesi hoşuma gidiyor. Bunun yanında çıkışta o kızcağıza yaptığının ve benzeri hareketlerin önüne geçmem lazım. Ortalık durulduktan sonra konuştuk. “Yaramaz kız, kapıdan çıktı” diyor. Ama o iş öyle değil be güzel kızım. Çok uğraştığımı itiraf etmeliyim, baya konuştuk. Aklıma gelen tüm yollarla anlattım. Ama ortak bir anlayışa gelemedik. Nasıl anlatsam?
* Birlikte katılabileceğimiz daha fazla aktiviteye ihtiyacımız var. İstanbul yakın ama mobilitemiz sınırlı, biraz daha araştırmam lazım.
* Ela’nın okul zamanı gelmiştir. Acilen bir araştırma yapmam lazımdır.


16 Ocak 2013 Çarşamba

Gecikmiş birkaç satır, yeni hamilelik...


Offf, bitsin artık bu stres. Yazmıyorum ya, yazmıyorum işte. Tam 2 aydır bir günlüğe başlayacağım. Hamilelik günlüğüne. Başlayamadım. Sürekli aklımda, sürekli ama olmadı işte. Aslında denedim, 2 -3 kez başlayıp, yarım bıraktım. Geçenlerde de uzunca bir yazı yazdım. Fakat biraz önce bloga koymak için aradığımda, yazıyı bilgisayarımda bulamayınca artık bu sevdadan vazgeçmeye karar verdim. Şimdi gecenin bu saatinde geçmişe bir perde çekip tertemiz bir sayfa açıyorum kalan 23 haftama. Oh be, rahatladım valla :)

Bu Perşembe 17. Haftayı bitiriyorum. İlk 13 hafta sürekli bir mide bulantısıyla geçti ama Ela’da yaşadığımdan çok daha hafifti sanki. Acıkmadığım sürece, ya da başka bir deyişle acıkacak kadar bir şey yemeden kalmadığım sürece kolay idare edilen bir süreç oldu bence. Bunu başaramadığım birkaç kriz anı dışında çok problemli geçmedi. Elbette 3 satırdan fazlaydı yaşadıklarım ama yeter bu kadar. Önümüzdeki maçlara bakalım lütfen ...

İşte aşağıda da 17. Haftaya dair birkaç satır: Son muayeneye geçen Cuma gittik. 16 hafta 1 günlüktü kuzu. O günü niyeyse biraz huzursuz geçirdim. Sanki akşama yolunda gitmeyen bir şeylerin haberini alacakmışım gibi. Geçen hafta baya koşturmalı geçen, bebeği pek düşünemediğim, hamile olduğumu bile nadiren hissettiğim bir hafta oldu. Herhalde bunun içten içe hissettirdiği suçluluk ile ilgili bir yansımaydı. Suçluluk duygusunun anneliğiniçinde bu kadar belirgin olması ya da benim anneliğim içinde bu kadar belirgin olması manidar geliyor bana. Daha kuzu doğmadı bile ama hissedebildim bu duyguyu. Allahtan sıkıntılı bir durum yok. 149gr olmuş kuzu. Boyunu sormamışım. Bu kuzu çok hareketli, beni şaşırtıyor, heyecanlandırıyor. Ela kuzunun rutin muayenelerde kol, bacak hareketini bile nadiren görebilirken, şimdi sürekli çiftetelli oynayan biri var karnımda. Bu nedenledir ki Ela’nın cinsiyetini ta 20.haftada detaylı ultrasonda öğrenebilmiştik. Bu sefer geçen muayenede doktor söylemeden ben gördüm. Yani 15. Haftada. Hatta “ee orda pipi falan yok” diyerek tespitimi dile getirdim. Ama doktorumuz pek üstünde durmadı benim tespitimin. 2 hafta sonrayı bekleyelim dedi, yani geçen Cuma’yı. Son 2 muayene (11.haftadan beri) kendisi “bu belki erkek” şeklinde bizim zaten bildiğimiz (yani herhalde belki erkek, bunun için ultrasonla bakmaya ne gerek var?:) bir şeyi tekrar ediyordu. Ama yine de haliyle bir yönlenme oldu ya da olmuş bizde de.  Ve ben son muayenede yine gördüm. “Bu kız, değil mi?” “Evet, kız” şeklinde sade bir diyalog geçti aramızda. Öğrenmiş olduk. Bu cinsiyet meselesi ilginç bir şey. Ne duysak sevinecektik sonuçta. Çalsın davullar, çalsın sazlar!!!Güzel bir kız daha geliyor bize, sağlıkla, güzellikle hoş gelsin inşallah…
Ben bugünlerimi harika geçiriyorum. Mide bulantım neredeyse hiç yok. Aralığın sonunda şiddetli bir soğuk algınlığı geçirmiştim. Kalıntılarını hala sesimde taşıyorum. Ama fiziksel olarak maşallah turp gibiyim. Hamileliğin fıstık dönemine girdim çok şükür. Karnım iyice çıktı. Eğilip kalkmak, sandalyede uzun oturmak, gece yatmak zorlaşmaya başladı. Geçenlerde bir sunum yaptım. Nefes nefese kaldım sonunda. Bir nefes sorunsalı oluştu yani şu sıralarda.
Bu günlerin bir diğer güzel tarafı da pıtır pıtır yeni hamile haberleri almak oldu. Ne mutlu bize. Allah hepsinin yüzünü sağlıkla görmeyi nasip etsin…




6 Aralık 2012 Perşembe

kuzudan derlemeler

Anneanne, babaanne ve dedeler Büyükada seyahati yaptılar. Kısacık oldu ama pek hoşlarına gitti, mutlu döndüler. Dönerken de Ela'ya bir kaç hediye getirmişler. Hediyelerden biri güzel mi güzel, kızıl saçlı bir bebek. Akşam eve gelince sordum kuzuya:
- Elacım, bebeğine bir isim koydun mu?
- Hıhı, adını Ayşegüm koydum
Akıllıyım ya, çocuğu düzeltiyorum güya
- Ayşegül mü demek istiyorsun Elacım
- Hayır Ayşegül değil, AyşeGÜM onun adı
- Peki...

Nereden aklına geldi bilmiyorum ama harika bir isim olduğunu düşünüyorum. Aferin kuzuya :)

**********************************

Hamilelikle ilgili henüz resmi olarak konuşmadık Ela'yla ama bal gibi anladı, beni idare ediyor bence.
Yemeğe devam edip etmeyeceğimi soran babama şakayla karışık "Hamileyim, haberin yok galiba", dedim. Güya kendi kendine birşeylerle oyalanan Ela kafasını kaldırdı, sanki 20 yaşındaymış gibi "Aaa, hamile misin, anne?" dedi. Ben aptallaştım. Saf saf suratına bakıp ne diyeceğimi düşünürken kuzu " bebek ne zaman geliyor?" deyip beni iyice şapşirik etti. "Yaza gelecek Elacım" dedim. O da "hmmm" dedi. Konuşma böyle bitti. Henüz üzerinde bir daha konuşmadık.Haftaya Cuma doktora O'nu da götüreceğim. Orada resmi olarak öğrenecek bakalım.

************************************

Ve geçen haftanın bombası. Geçen Cuma İstanbul'a gittim. İstanbul seyahatleri için sabah 06:30da evden çıkıyorum ve Ela sabah uyanığında beni göremiyor. Önceki akşamdan bunu anlatmış olsam da sabahları yoklupum biraz sorun oluyor. Sakinleşene kadar babasını baya zorluyor. Bu seyahatten önce yine konuyu açtım
- Ela'cım, benim yarın çok erken evden çıkmam gerekiyor. Sen sabah uyandığında "Anneeee" diyorsun ya, ben yanına geliyorum. İşte yarın ben olmayacağım, o yüzden sen "babaaa" diye seslen, babanı çağır olur mu?
- Tamam, peki babamla Cailoou seyredebilir miyim?
- (tepki vermemesine üzülsem mi, sevinsem mi bilemedim) tabi dedim, ama sadece bir tane
- tamam, olur dedi
ve uyuduk. Geçe 2.30da bizim odaya doğru yaklaşan bir "anneee" seslenişiyle uyandım. Koridorda karşılaştık. Bir anda karşımda görünce onu sıçramışım. Güldü "ödümüz koptu, di mi?" dedi, güldük.
Meğer çişi gelmiş, uyanmış. İlk kez oldu  bu, şaşırdım. Çişini yaptı, "yatağa git, ben geliyorum" dedim. Gitti, ben elimi yıkarken dönüverdi. Banyodaki tabureye oturdu. Ömrüm boyu unutmak istemediğim şu konuşma gerçekleşti:
- Anne, şimdi ben yarın sabah babamla kalacağım, di mi?
- Evet, annecim
- Peki, babam yarın işe gitmeyecek mi?
- Gidecek annecim, ama teyzen gelene kadar babanla kalacaksın
- Hmm, tamam, anladım
Sonra yattık, uyuduk.
Sabah bir fırtına ki korkunç, ortalık birbirine giriyor. Ben saat tam 06.30da çıkmak üzereyken gözümü kuzuya bir çevirdim ki ne göreyim; herhalde dışardaki gürültüden kalkmış, gözler açılmış, bana bakıyor. Aşağıda taksi de bekliyor.
- "Eyvah" dedim içimden, "şimdi arıza çıkacak."
- "Günaydın Ela'cım" dedim korkarak.
- Günaydın, dedi ve sordu
- Çıkıyor musun, anne?"
- Evet, annecim, çıkıyorum (çok şükür dedim içimden, galiba sorun çıkmayacak)
- Tamam, biz babamla dışarı çıkabilir miyiz?
- Dışarısı çok karanlık annecim ve yağmur yağıyor. İstersen mantonu giyip, balkona çıkabilirsiniz.
- Hmm, tamam. Hava aydınlık olsun, öyle çıkarız dedi
sanki 3 yaşına değil de 13 yaşına girecekmiş gibi.
Yalan yok şimdi, gurur duydum kuzuyla. Hafiften de hüzünlendim, doğruya doğru. .Ama çalışan anne olmanın gerçeği bu işte. Ben hala kabullenmekte zorlanırken bazı şeyleri kuzu aşmış gitmiş haberimiz olmamış...

27 Kasım 2012 Salı

Güneş doğuyor, şimdi yaşamak zamanı


Bir ay önce yanlış alarm geldi. Acaba beklediğimiz geliyor mu? Dedim. Gelmemiş. Gelmediğine üzüldüm. Neye üzülüyorsun? dedi Sezai. Anlatmaya başladım. “O çocuk olunca, hayatımda değiştiremediğim şeyleri değiştireceğim. O çocuk olunca, veremediğim kararları verebileceğim. O çocuk, hayatımda bırakmak istediğim şeyleri bırakmamı sağlayacak, başlamak istediklerime vesile olacak. O çocuk Ela için önemli. Kızım dengesini bulacak. Yaz başında doğması çok iyi, çünkü Ela’yı yaz okuluna başlatacağım, ben onu okula kendim götürebilirim….”
Sonra birden cümlelerimin içindeki “O ÇOCUK” vurgusu beni öyle bir vurdu ki…İstediğim çocuk falan değildi. Tüm isteğim yapamadıklarımı yapabilmek, hayatımı değiştirecek bir vesileydi. Dünyaya gelmesini istediğim zavallı bebeğin meğer ne çok yükü, görevi vardı. Düşüncelerimin hoyratlığı beni susturdu. Mahcup, sustum.
Sonra anladım. Yapmak istediklerimi şu anda yapmak için hiçbir engelim yoktu ki. Gelecek çocukcağız bu engelleri kaldırsın ve ben onları yapayım düşüncesi saçmalığın zirvesiydi.  İkinci çocuk tüm bunları nasıl kolaylaştıracaktı ki, olsa olsa zorlaştırabilirdi. Şu an yapmayan bendim, ilerde yapmazsam sebep yine ben olacaktım. Ya da yapacaksam da yine ben yapacaktım.
O çocuk böyle bir yükün altına elbette girmeyecekti, gelmeyecekti. Çok iyi yaptı, gelmedi.
Ve sonra içimdeki suçluluk, mahcubiyet yerini farklı bir duyguya bıraktı. Kendiliğinden oldu, iyi ki oldu. Gözümün önünde sürekli avuç içi kadar pembe, yumuk yumuk bir surat görmeye; nasıl olduğunu bilmiyorum ama yanağımda onun pespembe yanağının sıcaklığını hissetmeye başladım. Her hissedişimde gözlerim doldu, içim kabardı. Artık “O ÇOCUK” yoktu, pespembe, yumuşak ve sıcacık bir yüz vardı. Bu koşulsuz bir davetti. Yani gelecek olana “istediğim ben, benim hayatım” değil “sen”sin demekti. Gönülden diledim, hala diliyorum o güzel yüzü, sıcaklığını hissetmeyi. Çok şükür, bu koşulsuz davet üzerine yuvamıza katılmayı seçen bir kuzu oldu. İçime yerleşti. Yavaş yavaş büyümekte. Onun varlığını henüz hissedemiyorum ama içimde olduğunu düşündükçe yaşama karşı inancım artıyor. Daha güçlü hissediyorum.
Gel kuzum, sadece yaşamak için gel. Biz güzel bir aileyiz, her şey çok güzel olacak, hiç merak etme…
Hayat güzeldi, seninle daha da güzel olacak. Tamamlanmış olacak, tam olacak…

26 Eylül 2012 Çarşamba

Güzel oku...


Çokça kitap okuyoruz, çokça hikaye anlatıyoruz. Bence biraz fazla tekrara düşüyoruz . Günlük yaşantılardan uydurduğum, bildiği, tanıdığı kişilerin içinde olduğu herhalde 20 çeşit hikaye var. Reytingi çok yüksek olan ise 5-6 tane. “Anne, Sedef salıncağa binmek istiyor, onu anlat” “Şimdi Emre koltuğuna oturmak istemiyor, onu anlat” “şimdi de Atakan’ı oku, bir daha oku”. Benim de hoşuma gidiyor Allah için ama itiraf edeyim sıkılıyorum bazen. Yorgun oluyorum, konuşmak istemiyor oluyorum. Geçen hafta iş çıkışı bir yerde bir şeyler yedik, Ela da yanımızda. Dönüşte yine Atakan istedi. İsteksiz olsam da başladım, okuyorum ama kafam başka yerde. Sonra şu diyalog gerçekleşti:  
Ela:      Anne, güzel oku
Anne:   Güzel okuyorum ya kızım
Ela:      Hayır, gülerek oku, hani evde okuyorsun ya öyle
Anne:  
Şimdi ve burada’ya yine kızı tarafından kolayca döndürülen anne hafif mahçup ama gülümseyerek kitabı okumaya devam eder. Kızının isteklerinin hep bu kadar farkında olmasını ve dile getirmesini dileyerek…

19 Eylül 2012 Çarşamba

hayat degisiyor mu yine, yeniden?

gece niyeyse uykusuz. ictigim 2 cayin da etkisi vardir elbet ama beynim bu gece durmamakta kararli. kafamin ici pek mesgul. durmadan evirip, cevirdigim projelerim, planlarim, Ela, kardesim ve bugun aklima daha da bir belirgin dusen, icimde olduguna dair bir hissimin oldugu, ama olmadigina dair de emarelerin bulundugu ailemizin 4. uyesi. boyle biri ne zaman gercekten var olacak bilmiyorum ama
Allah izin verirse olacak, bunu biliyorum. bu yaziyi boyle bir belirsizlikte yazmak belki guzel zira su anki hissimin dogru oldugunu ogrenirsem sanirim cok da tarafsiz yazamam.
su an halimden oyle memnunum ki...Ela ile super bir donemdeyiz. hayati tam olarak paylasiyoruz. konusuyoruz ki bu muthis bir evrim bence iliskimizde, istedigimiz yere gidiyoruz, evde daha rahat vakit geciriyoruz, hayatimda cok az sinirlama hissediyorum. gaz olayi mazi olali cok oldu, yemek derdimiz cok sukur yok, uyku olayi idare eder, araba koltuguna oturmama diye birsey kalmadi ki bu beni cok rahatlatiyor ve tabi hayli uzun suren emzirme  maceramiz da bitti, rahatladik. en azindan emzirme atletsiz gezmenin ve arada bir de olsa bir kac yudum alkol almanin tadini tekrar alir oldum. hayat gercekten guzel. ve evet galiba ben kasiniyorum ;)
hayatim boyunca kararlarimi duygularim yerine aklima gore verme konusunda cokca antrenmanliyim. bu isi baya iyi yaparim. ama burada aklimi dinleyemiyorum, cunku bu akil isi degil. Ela dogdugunda ilk haftalarda hafiften depresyona girer gibi olmustum. aksam 5 gibi   muthis bir umitsizlik hasil olurdu icime. 'hayatimi nasil mahvettim boyle ben' sorusuyla hungur hungur aglardim. etrafimdakilerin caresizligini ve benim tek bir seyi duymayi bekledigimi hatirliyorrum. 'merak etme, gececek` bu yuzden iste ne zaman yeni dogum yapan biriyle konussam oyle soylerim. bilsin diye. bunu bildigimden herhalde korkularima eslik eden bir cesaret var icimde. hamilelikten hic korkum yok, korkum en cok ilk gunler, haftalar ve ilk 5-6 ay icin. ama gececek nasilsa, nasilsa gunler geciyor, aksam oldugu icin sevinirdim dogum iznindeyken, bir gun daha bitti diye. insan gunler bitsin ister mi? gecen gun omurden geciyor sonucta; ama isterdim. simdi yine oyle olmasindan; yine oyle olmaktan korkuyorum ama kimse demese de artik ben kendime  `merak etme; gececek` diyebilirim.
kendimce tum bunlari gonullu olarak goze almak istememin nedeni basit. `Elanin bir kardesi olsun, hayatta tek olmasin` kardesim olmasindan hep cok memnundum; hala oyleyim. bu duyguyu yasamak buyuk bir sans ve zenginlik. o da yasasin istiyorum. bir de inancim aile icindeki dengenin ikinci cocukla kurulacagi ve bundan en cok ilk cocugun yarar saglayacagi.  gercek dunyaya daha kolay hazirlanacagini dusunuyorum cocuklarin tek olmadiklarinda. sanki aile ici yasanti biraz daha gercekci bir hal kazaniyor ikinci cocukla. Ela her istedigi yapilan bir cocuk degil ama yine de ibremiz hep ondan yana. yapmayi istemedigim sey ise kuzumu erkenden buyutmek. kardesi olsun ama o istedigi surece hep kucuk kalsin istiyorum.
ne olacak onumuzdeki gunlerde bilmiyorum. kafamin ici sanki icinde bolmeleri olan bir dusunce sandigi gibi. sirasi gelen bolmesinden cikiyoor, sonra tekrar giriyor.
`en guzel gunlerimiz henuz yasamadiklarimiz`

6 Eylül 2012 Perşembe

küçük kalpler, kocaman bir acı, büyük haksızlık...

Öyle büyük ki gözümde tutmaya çalıştığım yaşlar, hiç bir faydası olmayacağını bildiğimden midir nedir, içimdeki böğüre böğüre ağlama isteğini tutuyorum haftalardır. ağlamıyorum.sadece  orada burada gözümün içine sığışamayaıp taşan küçük damlalara izin veriyorum, nadiren de yanaklarımdan süzülenlere.
hiç görmediğim, sesini hiç duymadığım bugünlerde 5 yaşına girecek olan, belki de girmiş olan bir küçük kız var kafamda, kalbimde, tüm vücudumda. Annesi - nedenini kimse bilmiyor, anlayamıyor - bu dünyada olmamayı tercih etmiş. Aile annesiz kalıyor nedenini bilmeden. Geride kalan herkes şaşkın, yıkık, kırık, dökük. Annesiz kalan bu kız beni mahvediyor. Baba kim bilir içinde neler yaşıyor, kendi ailesinin yanında yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Kızın saçı beline kadarmış, kesmişler. Artık onları kimse özenle yıkayacak, tarayacak, kurutacak kimse yok. Ondandır. Üzülmüş. Üzülmez mi? Onun kendi acısı O'na yetmez miydi? Ne gerek vardı? Herkes şaşkındır mutlak, kimse mantıklı düşünemiyordur, eminim ama neden kimse bu acının yalnız başına başedilemeyecek kadar büyük olduğunu anlatamıyor? Bir profesyonel destek alınmalı, hayatta bu kadar erken annesiz kalan bu kuzu ve abisi bu acıyla nasıl yaşayacak?
Annemden haber alıyorum, ne oluyor, ne bitiyor diye. İçimi ferahlatacak bir şey duymayı o kadar çok istiyorum ki. Olmuyor, duyamıyorum. Kendime sürekli ilgi alanı, etki alanı ayrımını hatırlatıp duruyorum. Ne yapabilirim? En çok Ela ile beraberken gözyaşlarıma hakim olmakta zorlanıyorum. Kuzu tatlı tatlı nazlanırken, ben sırtını kaşırken, tırnağını keserken, üstünü giydirirken, aklımda hep o kuzu. Saçı kesilirken ağladı mı, yoksa artık hiç bir şey acıtmıyor mu O'nu? Kim dokunuyordur şimdi O'na anne sıcaklığıyla, kim tutuyordur küçük ellerini, gece ağlayarak uyanıyorsa ne oluyordur, en basitinden kim yıkıyordur, yemeğini kim yediriyordur, tüm bunlar annesininki gibi olmayınca O'na ne oluyordur? Küçük bedeniyle, kalbiyle bu acıyı nasıl yaşıyordur? Sanki acısını yaşıyor gibiyim. O'na bir faydası olmadığını bilerek. O'na nasıl bir faydam olabilir bilmeyerek...