kuzuyla bugünlerde sabahlarımız bir alem, sabah sıkıntılarımız başladı malesef...
olayın zaman içindeki gelişimi şöyle oldu
6-10 ay--> çok fazla umru olmadı Eloşun, anne rahatça çıktı evden
10 - 15 ay--> kuzu huzursuzlanmaya başlar ama anne yine de bakıcı eve geldikten sonra rahatça hazırlanır, çıkarken Eloş onu uğurlar. Eloş bazı günler kapı önünde elini anneye uzatarak ağlamaya başlar gibi yapar, ama herşeye hakim bakıcı ilgisini bir anda başka birşeye kolayca çekiverir. En olmadı komşuya gidilir, ya da apartmanda merdivenlerde inme, çıkma oynanır.
15 ay -16 ay--> kuzu iyiden iyiye olayı çözer, IF-THEN bağlantısı sıkıca kurulmuştur. Bakıcı gelirse, anne gider. Kuzu savunmaya geçer. Anne hazırlanmaya çalışırken odaya gelir, kapıyı kapatır ve anneyi tenhada kıstırdığı her dakika emer, emer, emer, emer, emer....Artık anne için hazırlanmak ustalık ister. Kucakta Eloşla el yüz yıkama, diş fırçalama, açık konuşalım tuvalete gitme, üstünü çıkarma, kıyafet seçme, çorap dahil üstünü giyinme konularında kendini oldukça geliştirir. evden çıkmak konusunda taktikler geliştirilir. En yaratıcı olan: birlikte çıkılır, Ela bakıcıyla arabanın arka koltuğuna oturur. anne arabayla apartmanın çevresinde, ya da mahallede bir tur atar. Sonra Ela nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde el sallayarak, mutlu şekilde arabadan iner.
17 ay... --> araba olayı etkisini yitirmiştir. Son 2 gündür taktiğimiz bakıcının Ela'yı bir şekilde balkona götürüp oyalaması, annenin o arada hazırlanması ve evden çıkması. Ela balkondan bakarken annenin ona seslenmesi, Elanın anneyi görünce sevinmesi ve el sallayarak anneyi uğurlaması
durumun gittikçe zorlaştığı açık. Eloş'u arkamdan ağlarken bırakıp gitmeyi hiç istemiyorum. Etraftan ara ara "hah bakmıyor, şimdi çık" gibi öneriler alsam da evden çıktığımı da görsün istiyorum mutlaka. Bakıcımızla sürekli başka çözüm arayışlarımız ondan. bakalım zaman bize neler gösterecek...
26 Mayıs 2011 Perşembe
Haziran bir bitse / gelse
bu Mayıs nasıl bir ay anlamadım, bu kadar mı üstüste, bu kadar mı sıkışık olur herşey?Nisan da öyleydi, öyle olmasına ya, Mayıs gibi değildi sanki...Haziran desen çok ümit vermiyor malesef...
Bu sıkışıklığın ve süratin içinde sanki bir uzak mesafe koşucusuyum, kulaklarımda rüzgarın sesi hiç dinmiyor.
Geçen akşam saat 20.30, eve dönüyorum, arabadayım. Babam aradı. O saatte evde olmadığımı anlayınca üzüldü haliyle. Kısa bir durum değerlendirmesinden sonra bu aralar hep dilimde olan cümleyi babama da söyledim, rahatlasın diye. "merak etme, şu haziran da bitsin, temmuz iyi olacak" babam bir an şaşırmış olacak ki "kızım daha haziran başlamadı bile" dedi.
çok ilginç ama o an farkettim haziranın başlamadığını. Benim için haziran o kadar yanımdaydı ki neredeyse "şimdiydi". Her haftası belirli işler için ayrılmış, her günü ince hesaplarla doldurulmuştu. Haziran benim için henüz yaşamadan bitmesi beklenen bir zaman dilimiydi. İşlerin biraz daha hafifleyeceğini umduğum Temmuz'a geçmek için aşmam gereken bir engeldi.
Babamın içten tepkisiyle Haziran'a ne denli haksızlık ettiğimi anladım. İyi ki anladım. Ne yapacağımı bilmiyorum ama genel anlamda "şimdi"ye biraz daha odaklanacağım. Bunu yapamadığımda kendimi geri getireceğim. Artık "Haziran da bir bitse" hayıflanmalarını bıraktım. "Haziran bir gelse" diyorum. Ece Temelkuran'ın güzel cümlesini hatırlıyorum "zaman, harcanmadığında biriken bir şey değil ki" diyor, ağzına sağlık, ne güzel diyor...
Bu sıkışıklığın ve süratin içinde sanki bir uzak mesafe koşucusuyum, kulaklarımda rüzgarın sesi hiç dinmiyor.
Geçen akşam saat 20.30, eve dönüyorum, arabadayım. Babam aradı. O saatte evde olmadığımı anlayınca üzüldü haliyle. Kısa bir durum değerlendirmesinden sonra bu aralar hep dilimde olan cümleyi babama da söyledim, rahatlasın diye. "merak etme, şu haziran da bitsin, temmuz iyi olacak" babam bir an şaşırmış olacak ki "kızım daha haziran başlamadı bile" dedi.
çok ilginç ama o an farkettim haziranın başlamadığını. Benim için haziran o kadar yanımdaydı ki neredeyse "şimdiydi". Her haftası belirli işler için ayrılmış, her günü ince hesaplarla doldurulmuştu. Haziran benim için henüz yaşamadan bitmesi beklenen bir zaman dilimiydi. İşlerin biraz daha hafifleyeceğini umduğum Temmuz'a geçmek için aşmam gereken bir engeldi.
Babamın içten tepkisiyle Haziran'a ne denli haksızlık ettiğimi anladım. İyi ki anladım. Ne yapacağımı bilmiyorum ama genel anlamda "şimdi"ye biraz daha odaklanacağım. Bunu yapamadığımda kendimi geri getireceğim. Artık "Haziran da bir bitse" hayıflanmalarını bıraktım. "Haziran bir gelse" diyorum. Ece Temelkuran'ın güzel cümlesini hatırlıyorum "zaman, harcanmadığında biriken bir şey değil ki" diyor, ağzına sağlık, ne güzel diyor...
26 Nisan 2011 Salı
aaa döküldü...
üzerinden haftalar geçti aslında. Mutfakta kahvaltı hazırlığındayken Eloş çok sevdiği dolabın içini keşfetmekle meşguldü. Arada göz ucuyla bakıp işimi yapmaya devam ediyordum. Bir şeyler çıkarıyor, tekrar yerleştiriyor, bazılarını yerde bırakıyor yani serbest çalışıyordu kızım. Derken Ela elindeki yarım paket bulguru kaşla göz arasında yere boca ediverdi, ilk başta bir şaşırdı ama sonrasına baya eğlendi...



sonrasında da tabi eğlenme sırası binbir uğraşla mutfak halısını bulgurlardan arındıran babadaydı :))




sonrasında da tabi eğlenme sırası binbir uğraşla mutfak halısını bulgurlardan arındıran babadaydı :))
18 Nisan 2011 Pazartesi
unutmak istemediklerimden
Unutmak istemediğim anlar var. Yazamıyorum ya sıkça, unutursam diye korkuyorum. Daha sık yazmalıyım, bu yazıyla tekrar başlamış olayım.
Mehmet küçük bir iş için dışarı çıkacak, akşamüstü saat 8e doğru. Eloş'u da götüreyim diyor. Eloş'un babasının yağmurluğunu görmesiyle almaya başladığı sinyaller, ona "hadi dışarı çıkıyoruz" dememizle ve ona mantosunu göstermemizle kesinleşiyor. Kuzu aceleyle mantosunu giyiyor. Hemen oturuyor, ayakkabısını uzatıyor bana, "giy" diyor, ayakkabılar da tamam, ardından sabırla kapının önünde babasının onu almasını bekliyor. Mehmet tam Ela'yı alacakken bana dönüp "çantamı unutmuşum, getirebilir misin?" diyor ve işte o dakika Ela beni şaşkınlığın doruğuna çıkaran hareketini yapıyor. Aniden bana dönüyor, yanımdan hızlıca salona giriyor, babasının sehpanın üzerinde duran çantasını alıp, iki eliyle biraz da zorlanarak taşıyarak babasına "ııh" diye uzatıyor. Ben "bu nasıl oldu" diye şaşkınlık içindeyken kızım babasının kucağından bana büyük bir keyifle el sallayarak asansöre biniyor.
Gerçekten bu nasıl oldu? Güzel kızım sen babanın cümlesindeki "çanta"yı, "getir"i nasıl seçtin? babanın çantasını ne zamandır tanıyorsun? Onun nerede olduğunu ne zaman farkettin? ve bunu nasıl oldu da aklında tuttun? tüm bunların içinde unutmak istemediğim Eloş'un babasının çantasını iki eliyle tutup, paytak paytak ama hızla yanımıza gelmesi. Sanki "şimdi annem 10 saat çanayı arayıp, bulamaz, ben hemen getireyim de bir an önce dışarı çıkalım" diyordu
ne kadar çok cümle kurulursa kurulursun o anın bir resminin olmaması ne kötü...
Mehmet küçük bir iş için dışarı çıkacak, akşamüstü saat 8e doğru. Eloş'u da götüreyim diyor. Eloş'un babasının yağmurluğunu görmesiyle almaya başladığı sinyaller, ona "hadi dışarı çıkıyoruz" dememizle ve ona mantosunu göstermemizle kesinleşiyor. Kuzu aceleyle mantosunu giyiyor. Hemen oturuyor, ayakkabısını uzatıyor bana, "giy" diyor, ayakkabılar da tamam, ardından sabırla kapının önünde babasının onu almasını bekliyor. Mehmet tam Ela'yı alacakken bana dönüp "çantamı unutmuşum, getirebilir misin?" diyor ve işte o dakika Ela beni şaşkınlığın doruğuna çıkaran hareketini yapıyor. Aniden bana dönüyor, yanımdan hızlıca salona giriyor, babasının sehpanın üzerinde duran çantasını alıp, iki eliyle biraz da zorlanarak taşıyarak babasına "ııh" diye uzatıyor. Ben "bu nasıl oldu" diye şaşkınlık içindeyken kızım babasının kucağından bana büyük bir keyifle el sallayarak asansöre biniyor.
Gerçekten bu nasıl oldu? Güzel kızım sen babanın cümlesindeki "çanta"yı, "getir"i nasıl seçtin? babanın çantasını ne zamandır tanıyorsun? Onun nerede olduğunu ne zaman farkettin? ve bunu nasıl oldu da aklında tuttun? tüm bunların içinde unutmak istemediğim Eloş'un babasının çantasını iki eliyle tutup, paytak paytak ama hızla yanımıza gelmesi. Sanki "şimdi annem 10 saat çanayı arayıp, bulamaz, ben hemen getireyim de bir an önce dışarı çıkalım" diyordu
ne kadar çok cümle kurulursa kurulursun o anın bir resminin olmaması ne kötü...
Etiketler:
hayatın içinden,
ilk kez yaptı,
sevgili günlük
23 Şubat 2011 Çarşamba
ağır ve sessiz
hayat ağırlaşıyor bazen
herşey sanki daha keskin, daha fazla geliyor bana, yoksa daha mı az?
kafamın içinde binbir aceleyle dolaşan tilkiler beni yavaşlatıyor. hiç gitmez mi bu tilkiler?
hayat ağırlaşınca işte bazen, ben sessizleşiyorum
içimdeki benler sürekli birbirleriyle konuşup durduğundan yoruluyorum herhalde, hiç konuşmak gelmiyor içimden
işin garibi sessizleştiğimi anlamam da zaman alıyor
sakince oturup denizi seyretmek var içimde, mavilikte kaybolmak
ve de bir süre yok olmak
herşey sanki daha keskin, daha fazla geliyor bana, yoksa daha mı az?
kafamın içinde binbir aceleyle dolaşan tilkiler beni yavaşlatıyor. hiç gitmez mi bu tilkiler?
hayat ağırlaşınca işte bazen, ben sessizleşiyorum
içimdeki benler sürekli birbirleriyle konuşup durduğundan yoruluyorum herhalde, hiç konuşmak gelmiyor içimden
işin garibi sessizleştiğimi anlamam da zaman alıyor
sakince oturup denizi seyretmek var içimde, mavilikte kaybolmak
ve de bir süre yok olmak

7 Şubat 2011 Pazartesi
ann-nne
biraz daha anlatmak var içimde bu "anne" meselesini. nedir bu kadar heyecanlandıran beni? aslında bir aydır flan anne diyor bilinçli olarak ama neden şimdi heyecanlanıyorum?sanırım anneyi söyleyiş biçimi farklılaştı. içi iyice doldu. her seferinde hissediyorum onu. sadece iki hece değil çünkü söylediği. öyle çok şey var ki içinde...gözlerinde, sesinin cıvıltısında o kadar değişik şeyler duyuyorum ki. "anne" dediğinde, o ağzından çıkan her hecenin hakkını gözleriyle, bakışlarıyla da verdiğinde bir hoş oluyorum. Elbette nihayetinde o "anne"yi gözlerimin içine bakarak, bana söylediğinde, seslendiğinde engin bir mutluluk duyuyorum içimde. itiraf etmeliyim: gururla karışık bir mutluluk. gururlanıyorum ve ona bir çeşit minnet duyuyorum. beni o "anne"nin içindeki herşeye layık gördüğü için...
ah güzel kuzu...bu günlerde heyecanlandırıyorsun beni...
ah güzel kuzu...bu günlerde heyecanlandırıyorsun beni...
iyi ki doğmuş Eloş...
14 aylık oldu neredeyse Eloş, annesi iki aydır bir doğumgünü yazısı yazamadı gitti. ama yazmalı. "şimdi" ve "burada" gerçekten ne kadar önemli. 2 ay önce bir yaşın heyecanını taşırken bugünlerde heyecanlarım bambaşka. bugünlerde en çok kızının ona "anne" demesiyle gurur duyan bir anneyim. bu kadar heyecanlanmama da şaşırmıyor değilim hani. ama elimde değil. alt tarafı "anne" diyor değil mi? değil işte! alt tarafı, üst tarafı yok basbaya "anne" diyor kızım. hem de bilerek, anlayarak ve gözümün içine bakarak. "anne" diyor, bana diyor...
"şimdi" ve burada" demiştim değil mi? ne yaparsam yapayım kızımın ilk yaşını resmi olarak kutladığımız o güne dönmem, oradaki hislerimi yaşamam mümkün değil. iyi ki fotoğraflar var. kızım ilk yaşına sevdikleriyle birlikte girdi. hep birlikte olabilmek, nice güzel günleri birlikte yaşayabilmek ümidiyle. iyi ki varsın güzel kızım.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)